Dünya tarihinde kedilerden başka, önce tanrılaştırılan, sonra şeytanla özdeşleştirilip soykırımına uğrayan, sonra da tekrar evin baş köşesine yerleştirilen hiçbir canlı türü yoktur.
Bir insanın önünden siyah renkli bir kedi geçmesinin uğursuzluk getireceğine
ilişkin inancın kaynağının milattan önce 3000′li yıllara, eski Mısırlılara dayandığı biliniyor. O devirde kediler kutsal bir canlı olarak görülüyordu. Hatta siyah dişi kedilerin tanrıça olarak kabul edildikleri kazı çalışmaları sonucu çıkan duvar kabartmalarından anlaşılmaktadır.
O devirde Mısır’da kedileri hastalık ve ölümden korumak için kanunlar bile yapılmıştı. Evin kedisinin ölmesi aile için bir felaketti. Aile fakir veya zengin olsun fark etmez, kedi mumyalanır, çok güzel kumaşlara sarılır, hatta mezarında yanına kıymetli taş ve madenler bırakılırdı. Kedilerin Mısırlıları bu kadar etkilemesinin sebebinin çok yüksek yerden düştükleri zaman bile yara almadan kurtulmaları olduğu sanılıyor. Kedinin dokuz canlı olduğu inancı o zamanlarda gelişmiştir. Medeniyetler geliştikçe insanlarda kedi sevgisi de arttı, Hindistan’da, Çin’de kediler insana en yakın hayvan oldular. O devirlerde, bugünkü inanışın aksine kedinin birisinin önünden geçmesi o kişi için şans demekti. Kedilerden, özellikle siyah kedilerden nefret, Hıristiyanlığın kendinden önceki kültürleri ve onların sembol kabul ettiği şeyleri yok etme güdüsü ile ortaçağda, İngiltere’de başladı. Bağımsız, bildiğini yapan, “inatçı” ve “sinsi” karakteri, sayılarının da şehirlerde aşırı artması ile birleşince, kediler gözden düştü.
O yıllarda evinde kedi besleyenler yalnız yaşayan fakir ve yaşlı kadınlardı. Yine o yıllar büyücü ve cadı inancının tüm Avrupa’da histeriye dönüştüğü yıllardı. Siyah kedi besleyen bu kadınların kara büyü yaptıklarına dair kampanyalar başlatıldı. Siyah kedilerin geceleri şeytana dönüştükleri konusunda korku dolu halk hikayeleri üretildi. Cadı konusu bir paranoyaya dönüşünce birçok zavallı kadın kedisi ile birlikte yakıldı. Fransa’da kral 13. Louis bu uygulamayı yasaklayana kadar her ay binlerce kedi yakıldı. Sonra da kedilerin popülaritesi tekrar yükselerek arttı.
Boşuna dememişler kediler dokuz canlıdır diye.
LÜZUMSUZ BİLGİLER ANSİKLOPEDİSİ 1
Tamer Korugan
Aykırı Yayıncılık
Sanırım bu gece delirmediysem, artik hiç delirmem. Sanırım bu gece bu kadar üzüntüyle kalbim başa çıkabildiyse, gelecek her acıyla başa çıkabilir.
Size daha önce de demiştim, mümkünse bana artük “insan” demeyin. Ben bana “insan” denmesini reddediyorum.
Bu gece, ben bu gozlerimle, bir iskenceyi gördüm. Bu “insan” gözlerimle, “insan” denen o kişilerin ve yavrularının bir “kurt” denen, “vahşi” denen hayvana yaptıklarını gördüm.
Bir canlı’nin korku dolu gözlerini gördüm.
Ağzına sopa sokulup bağlandığını gördüm. Ayağına zincir bağlanmış, yerlerde sürüklendiğini gördüm. Daha da korkuncu birilerinin, kendine “insan” diyen birilerinin bu
haldeki hayvanı “zafer” kazanmış edasıyla kulaklarından tutup kaldırıp poz verdiklerini gördüm.
Ağzındaki sopayı çekip aldıklarında ağzından akan kanları gördüm.
Bu sadece “Allah onu öyle yarattığı” için kendisine ” kurt” denen, bu sadece “doğası gereği” kurtluk yapan hayvanın maruz kaldığı iskenceyi gördüm. Kocaman bir kangalı kurtun üstüne saldıklarını gördüm. sanırım ölmüs kurtu hala sopayla durttuklerini gördüm.
“Allah oyle yarattığı” için kendisine “insan” denen bir canlının yaptığı iskenceyi gördüm. Bu iskenceden nasıil zevk aldığını izledim.
Ben bu gece bu gördüklerimden çok korktum.
Ben bu gece bu vahsi kurt’dan hiç korkmadım.
Ben bu gece bu insanlardan, bu insanlardan, bu çocuklardan çok korktum.
Gülüyorlardı, eğleniyorlardı, poz veriyorlardı.
Kurt ise gozleri kocaman acilmis, hepsine bakiyordu. Kurtun sanki sadece 2 gözü yoktu. Kurt, sadece gözdü. Kurt, sanki yuzlerce göz olmuştu da orada ona iskence yapan, eğlenen onlarca insanıi görüyordu, sanki televizyonlari başında bu olayı izleyen milyonlarca insanı görüyordu.
Kurt sanki tüm dünyayı görüyordu. Ve kurt şöyle söylüyordu:
- NEDEN?
Ben bu gece ve bundan sonraki her gece, yaşadığım her gün ve gece, o kurt’u, yasadıklarını, gözlerini asla ama asla unutmayacağım.
Bu gece tüm bunları seyredip de “bu insanlara da yapılıyor. Siz de bu hayvan işini abartıyorsunuz” diyen kişileri de unutmayacağım.
Bir gün , hayvan ya da insan fark etmediğinde, önemli olanın “aciz durumdaki bir canlıya” yardım etmek olduğunda, sanırım iste o gün, hepimiz gerçekten “insan” olacağız.
Bir gun, size bir yardim istegiyle geldiginde birileri, ben “once insan diyorum” demeyip de o anda, tam da o anda kalbiniz “yardım isteyen” bir cana kapılarını açtığında ve sizin bu can’a, hayvan da olsa yardım ettiğinizde, tam da o anda sanırım bir seyler değisecek..
Bir gün, hayvan ya da insan fark etmediginde, acı çeken bir canlının acısını kendi bedenizde de hissettiğinizde, bedeniniz, kalbiniz sızladığında, sanırım iste tam da o gün, bugünkü kurt’un ne hissettigini anlayacaksınız.
Ve sanırım o gün sizin de kalbiniz kurtun kalbi olacak, sizin gözleriniz kurtun gözleri olacak. ve tüm dünyaya soracaksınız “neden” diye…
Sevgili Savas Ay’a ve ATV’ye bu göruntüleri ekrana getirerek gösterdikleri duyarlılığa tekrar teşekkur ederim.
Özgun Özturk
İzmir Dohayko Başkanı
Haytap Uyesi
Sokaktaki Melekler Kurucu Üyesi
01.02.2005
Deprem ülkemizde, hepimizin bildiği gibi sürekli mevcut olan bir tehtit. Deprem anında neler yapmamız gerektiğini ne kadar biliyoruz? Yada bildiklerimiz ne kadar doğru. Mail adresime gelen, oldukça yararlı olduğuna inandığım bir maili sizinle paylaşmak istedim.
Web master
Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararası Kurtarma Ekibinin Kurtarma sefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri olusturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket ” azaltma” uzmanıydım. 1985′ten beri aynı anda gerçeklesenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.
1996′da benim hayatta kalma metodumun geçerliligini ortaya koyan bir film
yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul üniversitesi, Case yapımcılık ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında isbirliği yaptılar.
İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket “çömel vekorun” metodunu uygularken, 10 maket “hayat üçgeni”metodunu uyguladı.Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçlarıbelgelemekiçin enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek sartlardahilinde direkt olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayattakalma tekniklerimi uyguladığım film “çömelip korunan/saklanan” kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu. Hayat üçgeni metodunu kullananlar için hayatta kalabilme sanşı yaklasik olarak % 100 oldu. Bu film Türkiyede ve Avrupanın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafindan izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerikada RealTV programında izlendi.
Enkazına girdigim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu “ayıptı, gereksizdi” ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir seyin/esyanin altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.
Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim “hayat üçgeni” dediğim alandır.
Nesne ne kadar büyük ve na kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir. Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğünüz üçgenleri sayın. Heryerdeler. Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.
Deprem aninda hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkinda 750 bin nüfüslu Trujillo kentinin itfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma sefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:
” Adim Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi sefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan ” hayat üçgeni” içinde hayatta kaldım. Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detaylarıanlatıyor). Ben hayat üçgeninin yasayan örneğiyim. Ölen arkadaslarım “çömel ve korun” örnekleridir.
Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşerse inen tavanın altında kalırsınız. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa kirişin altıda kalırsınız. Her iki durumda da ölürsünüz!
Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanin hasar
görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler
bağırarak kaçmaya çalısan insanların aşırıi yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
Bu mesaji mümkün oldugu kadar cok kisiye ulaştırmanız önemle rica olunur.
Bayanlar baylar, filleri ve balinaları koruyalım!Hayvanlar tarafından sağlanan gıdanın yüzde 90′ı, 14 memeli ve kuş türünden; bitkilerin sağladığı enerjinin yarısı buğday, mısır, pirinç ve patatesten geliyor. Birinin yok olması, gıda güvenliğini alt üst edecek. Son yüzyılda tarımsal ürün genetik çeşitliliğinin dörtte üçü yok olmuş. 6 bin 350 hayvan ırkının bin 350′sinin nesli tükenmiş ya da tükeniyor. ‘Fillerden ve balinalardan bana ne? Olmayıversinler’ diye düşünürseniz yanlış yaparsınız… BÜLENT YARDIMCI Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 16 Ekim 2004 / Dünya Gıda Günü’nün ana temasını ‘Gıda Güvencesi İçin Biyoçeşitlilik’ olarak belirledi. Bu ana tema çerçevesinde, insanların aktif ve sağlıklı hayatlar sürmelerine imkân verecek miktarda yüksek kaliteli gıdaya sürdürülebilir bir şekilde ulaşmalarında biyoçeşitliliğin rolüne dikkat çekilmesi hedefleniyor. FAO’nun hazırladığı rapora göre: Hayvanlar tarafından insanlara sunulan gıdanın yüzde 90′ı, 14 memeli ve kuş türünden, bitkilerin sağladığı enerjinin yarısı ise buğday, mısır, pirinç ve patates olmak üzere dört türden geliyor. Bu durum ise bu türlerden birinin dahi yok olmasının veya zarar görmesinin, dünyanın gıda güvenliğini alt üst edeceği anlamına geliyor. Bin 350 hayvan ırkının nesli tükendi Dünyada 840 milyonu aşkın insan açlıkla boğuşuyor. Dünya Gıda Zirvesi ve Bin Yıl Kalkınma Hedefleri kapsamında yer alan dünya üzerindeki aç insanların sayısını 2015 yılına kadar yarıya indirmek hedefinden çok uzağız. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖFAO) biyoçeşitliliğin korunmasını istiyor. Biyotçeşitlilik teknik bir deyim. Türkçesi, GTO canlı çeşitlerinin korunmasını istiyor. Sıra bize gelecek Suda yaşayan en büyük canlı balina, karada yaşayan en büyük canlı ise fil. Her ikisi de neslinin tükenmesi tehlikesi ile karşı karşıya. Fil, günde 200 kilo ot yiyen, hayvana zarar vermeyen ve doğada düşmanı olmayan memeli bir hayvan. Doğadaki tek düşmanı insanoğlu. Dişleri için öldürerek ve yaşam alanlarını daraltarak fillerin neslini tüketiyoruz. Son iki yüz yılda balinaların yüzde 90′ını yok ettik. 21. yüzyılda da ‘köpek maması’ yapmak için balinaları avlamaya devam ediyoruz. ‘Fillerden ve balinalardan bana ne? Filler ya da balinar da olmayıversin. Yeryüzünde dinazor da kalmadı. Ne olacak ki?’ diye düşünürseniz yanlış bir iş yaparsınız. 20. yüzyılda yapılan bilimsel araştırmalar, yeryüzündeki tüm canlıların bir ‘yaşam zinciri’ne bağlı olarak varlığını sürdürdüğünü gösterdi. İnsanoğlu da dahil olmak üzere gözle görünmeyen bakterilerden en büyük canlı olan balinaya kadar yaşayan her türlü varlık, bu zincirin halkalarını oluşturuyor. zincir koparsa, sıra bize gelir Çünkü kendimizin de bir halkası olduğunu unuttuğumuz yaşam zincirini tahrip etmiş oluyoruz. Planktonlar ve balinalardan sonra sıranın bize geleceğini, kirlenen yeryüzünde insanoğlunun da yaşayamayacağını unutuyoruz. Kanser, alzaymer, otizm, AIDS gibi nedeni bilinmeyen hastalıklara yakalanmadan, karnı tok, sırtı pek bir yaşam sürdürebilmek için havayı, suyu, toprağı kirletmekten kaçınmalıyız. Aslanları, kaplanları, solucanları, yılanları, keklikleri, kardelen çiçeğini, ters laleyi yani biyoçeşitliliği korumalı, bunların yeryüzünden silinip gitmelerine izin vermemeliyiz. Gidecek başka bir yer yok! Toplumumuzun yarıdan çoğu geçimini doğrudan ya da dolaylı olarak tarımdan sağlamaktadır. Tarım ekonomimiz için üretkenlik dinamiğini sürdüren reel sektörlerin başında gelmektedir. Sanayimiz büyük ölçüde tarım ürünü hammaddeye bağlıdır. Tarıma dayalı sanayi ile birlikte ihracat gelirinin yarıdan çoğu tarımla bağlantılıdır. Bugün bile GSMH’ın yüzde 15′i hammadde bazında tarımsal üretimden sağlanmaktadır. Ve, Türkiye’de, yaşamsal nitelikli bu fonksiyonları yerine getiren bir başka sektör yoktur. ” Bugün dünya kara yüzeyinin yüzde 40′ından fazlası tarım için kullanılıyor, bu da gıda güvenliği konusunda çiftçilere büyük sorumluluk yüklüyor. Çünkü çiftçiler birçok hayvan ve bitki türünü yok etmek, toprakları kapasitesinin üzerinde kullanıp, gübre ve ilaçla kirletmek pahasına giderek artan nüfusu beslemek için her geçen gün daha fazla gıda üretmek zorunda. Ülkemiz için de durum çok farklı değil. Nüfusumuz büyük bir hızla artmasına rağmen 1999 – 2002 yılları arasında tarımsal üretimimiz yüzde 4 oranında, 1999 – 2001 yılları arasında hayvansal üretimimiz yüzde 10 oranında ve ekili alanlarımız 450 bin hektar civarında azaldı. Üstelik her yıl tarım alanlarından 500 milyon ton, tüm ülke yüzeyinden 1.4 milyar ton verimli üst toprağı, erozyonla kaybediyoruz.” Çok cepheli mücadele Bu mücadeleye katkı sağlamak adına 15 – 16 Ekim tarihleri arasında Tema Vakfı, Ziraat Mühendisleri Odası ve Çankaya Belediyesi işbirliği ile Ankara’da ‘Tarladan Sofraya Gıda Güvenliği’ konulu sempozyum düzenlendi. Tema Vakfı Mütevelliler Heyeti Başkanı Hayrettin Karaca ve Yönetim Kurulu Başkanı A. Nihat Gökyiğit’in de katıldığı toplantıda ‘Tarımsal Üretim Süreçleri ve Politikaları’, ‘Gıda Sanayiinde Yapı ve Değişme Eğilimleri’, ‘Gıda Sanayii ve Politikalar’, ‘Gıda Mevzuatı, Dış Ticaret Yapısı, Tüketici Hakları’, ‘Tarım ve Gıda Alanında Yeni Olgular’, ‘Gıda Güvenliği’, ‘Gıda Sektörünü Türkiye Yararına Kurgulamak’ konuları tartışıldı. Kanadalı dostum Grimaldi’den biliyorum… Şimdi bu yazıyı yazarken müthiş karnım ağrıyor. Buruntu var ve af buyurun, ishalim. Sevgili dostum Kanadalı Joseph Grimaldi’den biliyorum. Gıda zehirlemesine maruz kaldım. Dün sokakta yediğim bazı şeyler beni hasta etti. Sık sık Türkiye’ye gelen Joseph Grimaldi, geldiğinin ilk 3 – 4 günü içinde bağırsaklarını bozarak karın ağrısı çeker. Bir seferinde onu hastaneye götürmek zorunda bile kalmıştım. Bizim gıdalara alışık olmayan Grimaldi, geldikten 3 – 5 gün sonra bizim gibi bağışıklık kazanarak rahatlar ve bir Türk gibi her şeyi rahatça yiyip içmeye başlar. Tatil yörelerindeki otellerde, lokantalarda yedikleri yemeklerden dolayı yılda kaç turistin zehirlendiğini bilmiyorum. Turistlere oranla bağışıklık sistemimin daha güçlü olmasına rağmen ben de aynen onlar gibi zehirlendim. Fakat bir Türk olarak bünyem böyle şeylere alışık olduğu için AB’li ya da Kanadalı turistler gibi hastanelik olmadım. Portör muayenesi Örneğin salmonella tifo hastalığının etkeni. Sindirim sistemini bozarak insanları hasta eden bu mikroorganizmaların gelişmesini önlemek için temizlik kurallarına uyulması, ellerin sık sık sabunla yıkanması ve gıdaların +4 derecenin altında veya +65 derece sıcaklığın üzerinde depolamak gerekli. Eğer gerekli kurallara uymazsanız, gıdaların içindeki zararlı bakterilerin sayısı her 20 dakikada bir, iki katına çıkar, 100 adet bakteri, üç saat sonra 51 bin 200 adet olurmuş. Gıdalarda bulunan bakterilerin saldırısına uğramamak için temizlik, hijyen, sanitasyon, kontanamisyon, dezenfeksiyon ve sterilizasyon kurallarına uyulması gerekiyor. Tifo ve dizanteri Gıda maddeleri imal edilen ve satılan işyerlerindeki denetimsizlik ve başıboşluk yüzünden, benim gibi her yıl yarım milyon insan hasta oluyor. Gıda imal edilen ve satılan işyerlerinde çalışan insanların hastalık taşıyıp taşımadıklarını anlamak için gerekli olan ‘portör muayenesi’ ülkemizde yapılmıyor. Önlem almaları gereken Sağlık Bakanlığı ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ise oturmuş seyrediyor. 17.10.2004 |
Güzin Abla
‘Hayvan Hakları Günü’nde bir sokak köpeğinin yakarışı
Sevgili Güzin Ablacığım, bakın, ben sadece bir köpeğim! Sokakta doğdum, bazılarıgibi ‘cins’ değildim.Hani o pet-shoplar’da görüp bayıldığınız ‘’Ah ne sevimli şey, yazık buna” denilenlerden biri olamadım hiç. Anneler yanımdan geçerken çocuklarını kollarından tutup, ‘Ay, elleme onu, pis köpek!’ deyip, çocuklarını çekiştirirler yanımdan.
Bazı köpek sahipleri, yanlarındaki tasmalı arkadaşımı görünce gösterdiğim sevgi gösterilerini ya da dost olma çabalarımı yanlış anlayıp, tekmeler savurur, taşlar atarlar bana. Ben, her yerel yönetimin pompalı tüfeklerle vurdurttuğu ya da en kuvvetli zehirlerle zehirlettiği bir canlıyım!
Evet, ben de Tanrı tarafından yaratılmış bir canlıyım. Haklarından en önemlisi yaşama hakkı! Ben, barınaklarda ölüme terk edilip, bazılarının da: ‘Orada havhavlar çok mutlu, yeni barınakları oldu, bakın artık sizi rahatsız etmeyecekler” demelerini acıyla dinleyen binlercesinden biriyim.
Yavaş yavaş ölüyorum, bağırsak parazitleri kanımı emiyor, hava soğuk, üzerime yağmur yağıyor, kar yağıyor geceleri.
Bize umutsuz çırpınışlarıyla yardım etmeye çalışan 3-5 kişinin dışında barınaklara 40 yılda bir uğrayanlar, ‘’Ama biz cins köpek isterdik” diye yüzüme bile bakmadan geçiyor. Kalbim kırılıyor.
Böyle yaşamayı ben seçmedim. En azından yaşam hakkıma saygı gösterilsin. Benim öyle lüks bir derdim yok, ne bileyim sana yazanların çoğu gibi, ‘O beni sevmiyor ne yapmalıyım’ gibilerden bir derdim yok.
Yaşam hakkıma el konulmasın yeter! Sokakta gördüklerinde bucak bucak kaçmayıp, bir dost eli uzatsınlar yeter. Saygılarımla.
RUMUZ: YARIN NE OLACAĞI BELLİ OLMAYAN BİR SOKAK KÖPEĞİ
Genç okurlarımdan Ezgi Aktaş tarafından bir süre önce gönderilen bu mektubu, ‘4 Ekim Dünya Hayvan Hakları Günü’ nedeniyle yayınlıyorum.
Biraz geciktiğim için bağışlanmamı dilerken, hayvansever okurlarıma, eğer bir kedi ya da köpek edinmek istiyorlarsa, bunları lütfen Pet Shop’lardan değil, sokaktaki yeni doğmuş minik kedileri ya da, Yedikule Hayvan Barınağı gibi, Ataşehir Barınağı gibi kendilerine en yakın barınaklardan veya İstanbul’da Belgrad Ormanları’ndan ya da bunun gibi sahipleri tarafından terk edildikleri yerlerden temin etmelerini özellikle rica ediyorum.
Hayvanlarımıza da bu dünyada yaşama hakkı tanınması dileğiyle, nice hayvan hakları günlerine…
05.10.2004
Hürriyet