İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, 11 Şubat 2012 tarihinde Sayın Emel Yıldız, namı diğer Panter Emel ile söyleşi düzenledi.
Bu söyleşinin gerçekleşmesinde 2 temel gaye yatıyordu;
ilki, hayatını bu yola adamış ve hayvan haklarını Anadolu’nun en ücra köşesinde en cahil kisiye bile duyurmuş Emel Hanım’a kendi adımıza düşen vefa borcunu ödemek,
İkincisi ise Emel Yıldız’ın üzerine yapışmış yanlış imajı ortadan kaldırarak esasında Emel hanımın gerçek yüzünü; bilgisini ve donanımını gözler önüne sermek.
Ben de aylardır evde kızımı büyüttüğüm için uzun zamandır katıldığım ilk etkinlik olarak, söyleşinin gerçekleştigi Burhan Adli Apaydın Salonunda yerimi aldım, katılımcılar arasında.
Katılımcılar, Emel Hanım’dan medet umuyor, nasıl herkes biraraya gelir, hayvanlar için birlikte nasıl hareket edilir diye soruyorlardı ki bir avukat kalktı, söz aldı ve “Hayvan hakları için biraraya gelelim, otobüslerle Ankara’ya gidelim” dedi.
Bunun üzerine Emel hanım, Avukat hanımın sözlerine karşılık bir yazı okumak istediğini belirtti:
“Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş.
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış…. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
.. Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş.
Hikayeyi bitirdiğinde kendisinin gözleri dolu, bizim gözlerimiz dolu…
Ben de bir soru sormak istiyordum kendisine,
Önce açtığı bu yolda hayvanlar ve hakları için hukuki mücadele verdiğim için gurur duyduğumu söyleyecek sonra da 50 yıla yakın verdiği bu mücadelede, o yıllarla bugünleri; hayvan severler, toplum ve yetkililer açısından karşılaştırarak değerlendirmesini isteyecektim.
Sonra sorumun içinde, daha sormadan cevabımı buldum.
2004 yılında çıkan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununu saymazsak, eğer 50 sene önce de, bugün de hayvan severler, toplum ve yetkililer olmak üzere 3 ayrı grup sayıyorsak, esasında pek de bir şey değişmiş olamazdı.
Şunu unutmamak gerekir ki, bir ülkede, hakların, sadece yasalarla korunması mümkün olamaz. Bir hakkın, layıkıyla korunabilmesi için yasanın varlığı dışında, yasanın düzenlenme amacının, yetkililer tarafından sindirilmiş olmasi ve toplum tarafından da sahiplenilmiş olması gerekir.
Örnek vermek gerekirse, bir belediye bir bölgede itlaf yaptığında,;
Evet, 5199 sayılı Hayvanlari Koruma Kanunu mevcuttur. Evet, belediyenin eylemi yasaya aykırıdır!
Ancak belediye yetkilileri bu yasayı benimsememiş, toplum yasanın koruma gayesini içselleştirmemiş ise belediye de bu eylemi karşısında sadece hayvan severleri buluyorsa, belediye gizliden gizliye de olsa yasaya aykırı eylemlerine devam edecektir.
Ancak, belediye itlaf yaptığında, kamu vicdanı rahatsız oluyor ve kamu vicdanı yara alıyorsa, belediye bir daha gizli olsun olmasın böyle bir eyleme cesaret edemeyecektir. Çünkü artık karşısında, oyalaması gereken bir avuç hayvan sever yoktur. Toplum bilinci, işte bu noktada hayvanlar için hayati önem taşır.
Kısaca, söyleşiden, biraz umutlu biraz umutsuz ayrıldım.
Ancak sonra düşündüm de, bu hayvanlar için umutsuz olma lüksümüz yok.
Bizim de umudumuz yiterse, onları yarı yolda bırakmış oluruz.
Mücadeleye devam etmek lazım!
Kurtarılmayi beklememek lazım!!
Simurg olmak lazım…
İstanbul Barosu
Hayvan Hakları Komisyonu
Bşk. Yrd.
Av. Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu
Koca bir eğitim yılının ardından yine karneler alındı. Ben de bu yazıyı, çocuklar için bu mutlu, heyecan dolu gün, biz hayvan korumacılar için kabusa dönüşmesin diye kaleme almak istedim.
Neden mi? Çünkü çocuklar, aldıkları başarılı karneleri karşısında, anne babalarından, hediye bekliyorlar. Karne hediyesi denince; anlam veremediğim şekilde “hayvanlar” alınabilecek hediyeler listesinde ön sıralarda yer alıyor. Yavru hayvanlar da en güzel, şirin ve dayanılmaz halleriyle, çocukları çok cezbediyorlar.
Çocukların, hayvanları bu şekilde sevmeleri ve onlarla birlikte yaşama arzuları, tabii ki biz hayvan korumacıların da en büyük arzusu. Zaten amacımız, yeni nesillere, çocuklara hayvan sevgisini aşılayabilmek, okullarda hayvan sevgisinin işlenmesini sağlamak. İnanın ki hayvan sevgi aşılanmış bir yeni nesil, vicdanlı ve sağ duyulu olacaktır, buna şüphe yok.
Zaten bizim sorunumuz bu noktada asla ortaya çıkmıyor. Sorun, ailenin, çocuğunun isteğini geçici bir şekilde çözme niyeti ile başlıyor. Gördüğünüz üzere sorun, yine yetişkin insandan kaynaklanıyor.
Bu nedenle, ben de hayvan sahibi olunmadan önce, dikkat edilmesi gereken, önceden iyice düşünülmesi gereken hususları bir kez daha üstüne basa basa hatırlatmak istedim.
*Hayvan beslemek büyük bir mesuliyet gerektirir.
*Yavru alınan bir hayvanın; yaklaşık 10-15 senelik bir ömrü vardır.
*Hayvan bakımı zordur; hayvanın beslenme, gezme, bakım ihtiyaçları bulunur.
*Ve bir hayvan, adeta bir çocuk gibi ilgi, alaka ve özen bekler.
Bu zorlukların yanında, bir hayvanın insana yaşattığı sevgi, mutluluk, huzur ve can yoldaşlığının değeri elbette paha biçilmez. Hayvan sevgisini tatmamış bir insan, gerçekten eksik kalmış demektir.
Ancak bir hayvan sahibi olmadan önce, hayvan sahibi olmanın aynen bir çocuk sahibi olmak gibi olduğunu bilmek gerekir. Zorlukları ve güzellikleri bir paket halinde gelir. Ve bu pakete hazır olmayan bir kişinin ve/veya bir ailenin, ASLA hayvan sahibi olmaması gerekir.
Nasıl bir bebek, aileye geldiğinde, aile “yok olmadı, zormuş, bize göre değilmiş” deyip kapının önüne koyamıyorsa, ailenin eve getirilen hayvan için de aynı şekilde düşünmesi gerekir. Sorumluluk sahibi, bilinçli bir insan, zaten karşılaşabileceği zorlukları önceden hesaplar ve ona göre davranır.
İşte bu noktada; anne babaya büyük görev düşer. Anne baba, bilinçli ve duyarlı davranmalı, alınan hayvanın da can taşıdığı bilinci ile kendini iyice tartmalı, evde herhangi bir kişinin alerjisi olup olmadığından emin olmalı, en önemlisi de bu 10-15 senelik bakım ve gözetim konusunda kendine güveniyorsa, çocuğuna hayvan almalıdır.
Yoksa, “yaz dönemi bakarız, bizim çocuk da hevesini alır, sonra hayvandan kurtuluruz” mantığı ile bir hayvan alıp sonra onu sokağa terk etmek; hem suçtur hem de büyük bir vicdansızlıktır.
Ayrıca Peygamberimiz, hadislerinden birinde şöyle buyuruyor; “Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.”
Unutulmamalıdır ki; sokağa terk edilen hayvanlar, büyük acılarla karşılaşır; sokaklarda trafik kazalarında ölür ya da daha kötüsü kaza sonucu felç kalır, diğer hayvanların saldırısına uğrar, bir de üstüne insanın zulmüne ve tecavüzüne maruz kalır.
Bilinmelidir ki; terkedilmek, her canlıya aynı acıyı verir. Onlar da bizim gibi can taşır. Hayvanlar da, insanlar gibi hem bedensel hem de duygusal olarak büyük acılar çekerler.
Kaldı ki, çocuklarımıza, hayatımızda bize zor gelen her şeyden; sorumluluktan, görevden öylece kurtulabiliriz mesajı da bir anne baba olarak çocuklarımıza öğretmek istemeyeceğimiz cinsten bir derstir.
Hayvanın terk edilmesinin vicdani ve dini boyutu yanı sıra kanuni boyuta da mevcuttur.
Alınan evcil bir hayvanın, terk edilmesi; hem 2003 yılında meclisten geçerek kanunlaşan Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesine, hem de 5199 sayılı Hayvanların Korunmasına dair yasaya karşı SUÇ TEŞKİL EDER.
Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesinin 3. Maddesi:
“Hiç kimse ev hayvanını terk edemez”
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 5. Maddesi:
“Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz.”
şeklinde “YASAKLAR” başlığı altında düzenlenmiştir.
Lütfen, çocuklarımıza iyi örnek olalım. Bilinçli ve duyarlı davranalım. Bakamayacağımız hayvanları, üç günlük heves için alıp bu dilsiz canları heba etmeyelim. Heba edilen her canın; hem ömür boyu vicdani yükü olduğunu, hem günah olduğunu, hem de kanunu aykırı suç teşkil ettiğini unutmayalım.
Av. DENİZ TAVŞANCIL KALAFATOĞLU
İSTANBUL BAROSU
HAYVAN HAKLARI KOMİSYONU
Bşk. Yrd.
EVDE BESLENEN HAYVANLARIN
EVDEKİ UFAK YAŞTAKİ ÇOCUĞA FAYDALARI
Hayvanların, çocukların gelişimini hızlandırdığı bir gerçektir. Çocuğun hayvanları sevmesi, onlardan sevgi görmesi, onlarla ilgilenmesi, bakımı için sorumluluk alması çocuğun birçok alanında gelişimini destekler ve zayıf olduğu alanlarda beceri kazanmasını sağlar.
Hiçbir eğitim materyali, çocuğun her gelişim alanına aynı anda hitap edemez. Bunu gerçekleştirebilecek tek şey; “Hayvan” dır.
Hayvanların çocukların duygusal, sosyal, fiziksel, zihinsel gelişimine katkılarını kısaca sayarsak:
Çocukların Zihinsel Gelişim: Hayvanlar dünyası çeşitlilik ve zenginlik arz eder. Her bir hayvan farklı ırk özelliklerine, sahiptir ve bu farklılık çocukları cezbeder. Bu farklılıklar, çocuklarda araştırma, analiz etme, kategori yapma, ilişki kurma, problem çözme vb. becerilerin gelişmesine yardım eder.
Çocukların Duygusal ve Sosyal Gelişim: Çocuklar hayvanlar sayesinde, gözlem de yapma imkanı bulur, onların kendi içlerindeki iletişimizi izler, onların da mutlu, üzgün ya da hasta olabileceğiniz gözlemler. Bu sayede, hayvanına karşı daha duyarlı oldukça, çevresindeki arkadaşlarına karşı da daha duyarlı olmayı öğrenir.
Ayrıca evde beslenen bir hayvanın bakımında, evdeki çocuğun yaşına göre çocuğa da bir takım görevler vermek, onun sorumluluk duygusunu geliştirir. Kendi üzerine düşen görevleri yerine getiren bir çocukta da öz güven artar.
Çocukların Dil Gelişimi: Çocuklar, evde yaşadıkları olayları, paylaşmayı, anlatmayı çok Sevrler. “Çocuktan al haberi” söylemi boş yere çıkmamıştır.
Evde bir hayvanı olan çocuk, hayvanının hikayelerini arkadaşlarıyla paylaşmaktan büyük keyif alacaktır. Böylelikle de çevresi ve arkadaşları ile iletişim kurar ve bu iletişimini geliştirir. Ayrıca, evcil hayvanı olan bir çocuk, arkadaşları arasında da özenilir.
Çocukların Fiziksel Gelişim: Çocuklar kendilerinden farklı gördükleri hayvanları taklit ederken, onlarla oynarken, zıplar, atlar, koştururlar. Bu hareketler de onların büyük ve küçük kas gelişimine yardımcı olur.
Gördüğünüz gibi hayvanlar çocukların hem fiziksel hem de ruhsal gelişimlerine büyük katkı sağlar.
Evinde bir köpeği olan çocuk, kendi yaşına uygun olarak ona verilen görevi “su kabına su koymayı” her gün yerine getirirken; kendisine verilen sorumlulukları yerine getirmeyi öğrenir.
Köpeğinin ondan olan ufak beklentilerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi, hayvana sahip olmanın gururunu yaşaması, onunla yaşadıklarını arkadaşlarına anlatması, çocuğun öz güvenini artırır ve sosyal becerilerini geliştirir.
Hayvanları karşı sevgi dolu olan bir çocuk, hayvanların ihtiyaçlarına daha duyarlı hale geldiğinden çevresindeki arkadaşlarının ihtiyaçlarına ve duygularına karşı da daha duyarlı bir hale gelir, böylelikle empati duygusu geliştirir.
Köpek ya da kedi ya da diğer evcil hayvanlar, hepsi, çocuğun gelişiminde aynı etkinin yaratılmasını sağlarlar.
Özellikle de tek çocuklu ailelerin bir evcil hayvan beslemesini daha çok önerilir. Çünkü evdeki tek çocuğun ailenin en değerlisi ve yıldığı olduğu ve evin tüm ilgisinin de onun üzerinde olduğu bir gerçektir. Her istediğinin de yapılmasına alıştırılır. Hiçbir eşyasını ya da kendisine verilen sevgi ya da ilgiyi başkalarıyla paylaşmak istemez. İşte bu noktada, evde bir evcil hayvanın varlığı, o hayvanında ihtiyacı olan sevgi ilgi ve alakanın gösterilmesi, ondaki paylaşmama duygusunu giderecektir. Eksik olduğu bu alanda da gelişimi sağlanacaktır.
Ayrıca ve önemli bir bilgi olarak hayvan sevgisinin terapi etkisi de çok değerlidir. Hatta bir kısım hayvanlar, çocukların psikolojik problemlerin çözümünde terapi için de kullanılırlar. Amerika’da yavru köpekle terapi yapılması, güzel bir örnektir.
Terapi sırasında çocuğun yavru köpekle iletişimi, içine kapanık çocuğun açılmasına, çevreye karşı tepkili olmasına yardımcı olur.
Böylelikle bu yavru köpekle kurduğu iletişim, onun gerçek dünyayla olan bağlarını tamamen koparmasına da mani olur.
Burada yine altını çizmek istediğim bir nokta var: ticari gayelerle kurulan dolfinaryumlar; özellikle özel bakıma muhtaç çocukları olan ailelerin üzerinden büyük reklam yaparlar. Bu hassas unsur neticesinde de Yunusların büyük eziyetlerle geldikleri küçük su havuzlarında çektikleri eziyet devam eder.
Yunusların, özel bakıma muhtaç çocukların gelişiminde, terapisinde, evdeki bir kedi ya da köpekten daha etkin olduğuna dair hiçbir veri yoktur.
Bir çocuğun, hayvan sevgisini tadarak büyümesinin değeri eşsizdir. Bir çocuğun evcil hayvan beslemesinin ona birçok yönden yardım ediyor olması da olayın diğer eşsiz kısmıdır.
Psikologların tavsiyesi; eğer evde evcil hayvan besleme şansı yoksa bile en azından fırsat buldukça çocuğun hayvanları görmesinin sağlanması ve onlara dokunma fırsatının yaratılmasıdır.
Daha da önemlisi çocukların, özgürce hayvanlarla oynamasına izin verilmelidir: “üzerin kirlenir”, “ısırır”, “mikrop kaparsın”, “dokunma”… gibi sözler sarf etmekten kaçınmak gerekir; hayvanlar mikrop kaynağı değildir. Genellikle aileler hayvanlarla temas eden çocuğun ağzına tüy kaçmasından, mikrop bulaşmasından endişe ederler. ANCAK gerekli tedbirler alınır, aşılar düzenli yapılır, kısaca sağlık koşulları dikkatle sağlandığında, çocuklar için böyle bir sorun asla olmaz.
Çocukların hayvanları sevmesine, onları tanımasına yardımcı olacak her imkan değerlendirilmelidir. Ve anne be babalar, kendileri hayvanlardan korksalar bile bu korkularını çocuklarına asla geçirmemeli onlara bu kötülüğü yapmamalıdırlar.
Uzmanların, ailelere çocuklarını hayvanla büyütmeleri konusundaki tavsiyeleri dinlenirken, hayvanların çocuğun gelişimini artıracak bir oyuncak ya da bir araç olmadığı hususu da çok iyi kavranmalıdır. Hayvanın da bir canlı olduğu, can taşıdığı, onun da kalbi ve duyguları olduğu ve insanlar gibi acı çektiği, ASLA UNUTULMAMALIDIR.
Hayvanlar, sorumsuz anne babaların, çocuklarını mutlu etmek için alacakları bir oyuncak, bir eşya değillerdir.
Yine bir hayvanın sorumluluğunun alıp alınamayacağı tam olarak değerlendirilmeden ya da evdeki bireylerden herhangi birinin alerjisinin çıkma ihtimali gözetilmeden eve asla bir hayvan alınmamalıdır.
Maalesef, hayvan sahibi olmak denince akla ilk olarak Pet Shoplar geliyor oysa, barınaklardan da harika hayvanlar edinmek mümkün. Hem bir can kurtarmanın da büyük vicdani hazzını tatma şansı doğurur. Kaldı ki yine pet shoptan da alınsa, 2-3 ay besleyip heves de alındıktan sonra o canları terk ederek onların psikolojilerini bozmaya, hayatlarını riske atmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
Lütfen unutmayalım ki hayvanları sevemeyen insanlar, insanları da sevemez. Bunun temelleri de çocuklukta atılır. Yine burada belirtmekte büyük fayda görüyorum. Her nasıl hayvan sevmeyen insan insan sevemez diyorsak, hayvanların kasıtlı olarak canını yakan bir çocuğu da izlemekte büyük yarar vardır.
Bilimsel olarak; hayvanlara karşı kötü davranan bir çocukta davranış bozukluğu olma ihtimali çok yüksektir. Davranış bozukluğu tanısı konan çocuklar; başkalarının temel haklarına ilişkin veya toplumsal kuralları ihlal eden tekrarlayan ve ısrarcı hareket biçimi sergilerler. Davranış bozukluğu olan bu çocuklarda, diğerlerinin duyguları, dilekleri ve iyilikleri ile ilgili çok az empati duygusu vardır ve diğerlerini çok az önemserler. Özellikle bu çocuklar, mala zarar verir, yalan söyler, çalar ve sıklıkla insanlara ve/veya hayvanlara karşı saldırgan davranışlar sergilerler. hayvana karşı şiddet eğilimi, 1990 yılında, hayvana karşı şiddetin davranış bozukluğu açısından ciddi bir kriter teşkil ettiği saptanmıştır. Davranış bozukluğu olan çocukların %25’inde, hayvana karşı şiddet uyguladıkları gözlenmiştir. Davranış bozukluğu tanısı, temelde çocuklukta ya da ergenlik döneminde baş gösterir. Bu tür davranışlar, yetişkinlik döneminde de baş gösterdiğinde artık psikopat ya da sosyapat olarak işaret edilir.
EVCİL HAYVANLAR VE ÇOCUKLARA İLİŞKİN ARAŞTIRMALAR:
Evcil bir hayvanın varlığının çocukların fizyolojik ve davranışsal uyarılma durumuna etkilerini saptamaya yönelik çalışmalar yapılmıştır:
Ortamda bir köpek olduğu durumda, çocukların kalp atışlarının yavaşladığı ve davranışsal stresin ortadan kalktığı belirlenmiştir. Diğer araştırmalar ise evcil hayvanların stresi azalttığını ve duygusal durum ve sosyal etkileşimler üzerinde olumlu etkiler bıraktığını ortaya koymuştur.
Yine evde evcil bir hayvanla büyüyen bir çocuğun, astım, alerji gibi rahatsızlıklara yakalanma ihtimalinin, diğer çocuklara oranla daha düşük olduğu gözlenmiştir.
Son olarak; evdeki can dostlarımızı gereğinde çocuğumuzdan korumamız gerekebilir:
• 3-4 yaşın altındaki çocuklar henüz saldırganlık dürtüleri ve öfke kontrolünü beceremediklerinden evcil hayvanlarla birlikteyken sürekli gözlemlenmelidir.
• 10 yaşın altındaki çocuklar kedi ya da köpek gibi büyük bir hayvanın bakımını tamamen kendi başlarına yapamazlar.
• Çocuklar evcil bir hayvana bakabilecek yaşta olsalar bile ebeveynler gözetim sağlamaya devam etmelidirler.
• Çocuklar evcil hayvanın bakımıyla ilgili ihmalkar davrandığında ebeveynler sorumluluğu üstlenmelidir. Bu evcil hayvan için atlanmaması gereken bir durumdur.
• Çocuklara evcil hayvanlarının tıpkı insanlar gibi acı çektiği, yeme, içme ve gezme ihtiyaçları olduğu yumuşak bir tavırla hatırlatılmalıdır.
• Çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını gözlemler ve taklit ederler. Ebeveynler iyi örnek teşkil etmek durumundadırlar.
Av. DENİZ TAVŞANCIL KALAFATOĞLU
İSTANBUL BAROSU
HAYVAN HAKLARI KOMİSYONU
Bugün sizlerle paylaşmak istediğim bilgileri, sadece bir hayvan korumacı olarak değil aynı zamanda yaşadığı tecrübeyi sizlerle paylaşmak isteyen bir hayvan sever olarak paylaşmak istiyorum. Bu şekilde, endişeleri olan anne adaylarını daha rahat ikna edebileceğime inanıyorum. Çünkü biz de evimizde HALA köpeğimizle yaşıyoruz.
Hayatım boyunca, dünyaya yeni bir canlı getirmeye hazırlanan bir insanın, başka bir cana bu kadar büyük acıyı yaşatabilmesine, onu öylece sokağa ölüme terk edebilmesine anlam veremedim.
Terk edilmek, her canlıya çok büyük acı verir ki hayvanlar da terk edildiklerinde büyük acı duyar, psikolojik olarak çok büyük darbe alırlar. Özellikle köpekler ele alındığında, hepimizin kocaman dünyası varken, onların tek dünyası biz oluruz!
Modern toplumlarda olduğu gibi ne mutlu ki artık ülkemizde de evde evcil havyan besleme alışkanlığı giderek artış göstermekte, özellikle de kedi köpek, kuş gibi hayvanlar, eski geleneklerin aksine insanların bahçesinde değil artık evlerinde yaşamaya başlamıştır.
Ancak maalesef bu birlikte yaşam, evde birinin hamile kalması halinde ya da hamile kalmayı planlama aşamasında, acımasızca son bulmaktadır. Evdeki bu can dostlarımız bilgi kirliliği ve cahilce inanışlar yüzünden kadının ve bebeğin sağlığı açısından gereksiz ciddi endişelere neden olunca, ya sokağa, ya barınağa ya da çok nadir de olsa yeni bir sahibe terk edilmektedir.
Ben de sizlere kendi hayatım ve tecrübem üzerinden hareketle, bugün, sağlık açısından bu canların evden gitmesine gerek olup olmadığını anlatmak, araştırdığım ve doktorlardan öğrendiğim bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu aşamada öncelikle cevap verilmesi gerekli en önemli soru “hamilelikte, hayvanın evden gitmesi tıbben bir gereklilik midir?”
Evde beslenen evcil hayvanları ağırlıklı olarak kedi, köpek ve kuş olarak sayarsak:
1-HAMİLELİKTE KEDİ BESLEMEK
Kedilerden insanlara bulaşabilen en önemli hastalık “toxoplasma enfeksiyonu”dur. Toksoplazma enfeksiyonundaki etken “Toksoplasma Gondi” adındaki bir parazittir. Toxoplasma gondii parazitinin insanlara bulasması daha çok enfekte çig etin yenilmesi ( dokuda bulunan kistler) veya (nadir ) genç kedilerin oosit içeren dıskılarının etrafı (tuvalet kapları, bahçeler, kum havuzları ve oyun parkları ) kontamine etmesi ile olur.
Toksoplasmosis, özellikle kedi dışkıları ile bulaşmış sebze ve meyve türü gıdaların iyi yıkanmaması veya iyi pişirilmemesi yolu ile insanlara geçen ve gebelerin bebeklerinde düşük, erken doğum ve bir takım anomalilerin (sakatlıkların) ortaya çıkmasına neden olan bir tür parazit enfeksiyonudur.
Toksoplasma enfeksiyonun bir diğer kaynağı da enfekte olmuş yeşil sebzeleri yiyen sığırların etlerinin, insanlar tarafından iyi pişirilmeden tüketilmesidir.
Kaldı ki insanlarda esas bulasma yolunun çig veya iyi pismemis et oldugu açıktır.
Hamilelik döneminde, kedinizi evden göndermenize, onu terk etmenize gerek yoktur. Çünkü eğer kedinizi sokağa çıkarmıyor, çiğ et ile beslemiyor ve de aşı-ilaçlarını ihmal etmiyorsanız; toksoplazmosise yakalanma ihtimali neredeyse sıfırdır.
Alacağınız Önlemler Neler Olmalı?
Hamilelik sırasında kedinize dokunabilir, onu sevebilir ve aynı ortamda bulunabilirisiniz. Yalnız ona dokunduktan sonra mutlaka ellerinizi iyice yıkamalı ve yıkamadan elinizi ağzınıza götürmemelisiniz.
Kedinizin kumunun günde bir veya iki kez değiştirilmesinde fayda vardır. Her ihtimale karşı, yine önlem olarak kedinizin kumunu kendiniz değiştirmemelisiniz. Eğer bunu yapacak başka kimse yoksa kumunu mutlaka eldiven giyerek değiştirmeli ve değiştirdikten sonra mutlaka ellerinizi yıkamalısınız.
Kedinizin aşılarının tamam olmasına dikkat edin.
Genelde ticari mamalar ile beslenen ve dışarı ile teması olmayan kedilerde toksoplazmosis olmaz. Ancak kediniz bu paraziti çiğ et ya da çiğ süt yoluyla da alabilir. Bu nedenle kedinize çiğ et veya pastörize edilmemiş süt vermeyin. Bir de kedinizin bahçeye çıkıp avlanmasını engellemekte fayda vardır.
2-HAMİLELİKTE KÖPEK BESLEMEK
Hamilelik döneminizde köpek beslemek de bir takım tedbirleri aldıktan sonra sorun yaratmayacaktır.
Sizin köpeğinizden alabileceğiniz iki enfeksiyon vardır: Birisi kuduz, diğeri ise hidatik kist hastalığıdır.
Bunun içi köpeğinizin aşılarının ve hidatik kist ilaçlarının asla ihmal edilmemesi gerekir.
Alacağınız Önlemler Neler Olmalı?
Köpeğinizin asla başıboş bırakılmaması ve çiğ et yememesi gerekir.
Evimizdeki köpekleri de elledikten sonra da mutlaka ellerimizi yıkamalıyız. Hamilelik döneminde, hayvanların aşılarının özellikle de kist aşılarının tam olması büyük önem taşıdığından, sokaktaki hayvanları ellemekten bu dönemde imtina etmekte fayda vardır. Keza yine barınak ziyaretlerimize de bu hamilelik döneminde ara vermek önemlidir. Ancak onlara dokunamıyor olmak, onlara bir kap su ya da bir kap yemek vermeye asla mani olamaz!
3-HAMİLELİKTE KUŞ BESLEMEK
Kuşlardan insanlara en fazla bulaşma olasılığı olan hastalık “Psittakozis” adı verilen bir enfeksiyondur.
Bugüne kadar hamilelikte görülen psittakozis enfeksiyonu sayısı son derece azdır. Genelde grip benzeri (flu-like) bulgular verir. Son dönemlerde hasta ya da ölü bir kuşla temas öyküsü olan bir hastada zaatürre bulguları saptandığında psittakozisten şüphelenilmelidir. Psittakozisin gebelikteki etkileri konusunda ise elde yeterli bilgi yoktur.
Son yıllarda güncellik kazanan “Kuş gribi (Bird Flu)” enfeksiyonun ise enfekte göçmen kuşlarının dışkıları ile tabiatta yaşayan kuşlara geçtiği ve ölümcül olabildiği belgelenmekle birlikte kuştan insana geçişler oldukça sınırlı sayıdadır. İnsandan insana geçiş ise henüz izlenmemiştir.
Alacağınız Önlemler Neler Olmalı?
Kafesin temizlenmesi sırasında eldiven kullanılması ve temizlik sonrası ellerin mutlaka yıkanması yeterlidir.
Kısaca, hamilelikte, öncesinde ya da sonrasında evcil hayvanların hayatımıza kattığı huzuru ve mutluluğu doya doya yaşamamamız için hiçbir neden yoktur. Yeter ki alınacak basit önlemlerle hem kendimizin, hem de onların sağlığını koruyalım.
Av. DENİZ TAVŞANCIL KALAFATOĞLU
İSTANBUL BAROSU
HAYVAN HAKLARI KOMİSYONU
Bşk. Yrd.
Alacağınız Önlemler Neler Olmalı?
Köpeğinizin asla başıboş bırakılmaması ve çiğ et yememesi gerekir.
Evimizdeki köpekleri de elledikten sonra da mutlaka ellerimizi yıkamalıyız. Hamilelik döneminde, hayvanların aşılarının özellikle de kist aşılarının tam olması büyük önem taşıdığından, sokaktaki hayvanları ellemekten bu dönemde imtina etmekte fayda vardır. Keza yine barınak ziyaretlerimize de bu hamilelik döneminde ara vermek önemlidir. Ancak onlara dokunamıyor olmak, onlara bir kap su ya da bir kap yemek vermeye asla mani olamaz!
3-HAMİLELİKTE KUŞ BESLEMEK
Kuşlardan insanlara en fazla bulaşma olasılığı olan hastalık “Psittakozis” adı verilen bir enfeksiyondur.
Bugüne kadar hamilelikte görülen psittakozis enfeksiyonu sayısı son derece azdır. Genelde grip benzeri (flu-like) bulgular verir. Son dönemlerde hasta ya da ölü bir kuşla temas öyküsü olan bir hastada zaatürre bulguları saptandığında psittakozisten şüphelenilmelidir. Psittakozisin gebelikteki etkileri konusunda ise elde yeterli bilgi yoktur.
Son yıllarda güncellik kazanan “Kuş gribi (Bird Flu)” enfeksiyonun ise enfekte göçmen kuşlarının dışkıları ile tabiatta yaşayan kuşlara geçtiği ve ölümcül olabildiği belgelenmekle birlikte kuştan insana geçişler oldukça sınırlı sayıdadır. İnsandan insana geçiş ise henüz izlenmemiştir.
Alacağınız Önlemler Neler Olmalı?
Kafesin temizlenmesi sırasında eldiven kullanılması ve temizlik sonrası ellerin mutlaka yıkanması yeterlidir.
Kısaca, hamilelikte, öncesinde ya da sonrasında evcil hayvanların hayatımıza kattığı huzuru ve mutluluğu doya doya yaşamamamız için hiçbir neden yoktur. Yeter ki alınacak basit önlemlerle hem kendimizin, hem de onların sağlığını koruyalım.
Av. DENİZ TAVŞANCIL KALAFATOĞLU
İSTANBUL BAROSU
HAYVAN HAKLARI KOMİSYONU
Bşk. Yrd.
KASKO VE ZORUNLU TRAFİK SİGORTASINDA YAPILMASI İSTENEN YASAL DÜZENLEMEDEKİ KARMAŞA
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu uyarınca; “Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.”
Bu bir kanuni mecburiyettir. 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına üç yüz milyon lira idari para cezası kesilir.
Ancak bu yasal düzenlemeye rağmen, her gün Türkiye’nin dört bir yanında hayvanların onlarcası, trafik kazasına kurban gidiyor, bir kısmı hemen orada iç kanama nedeniyle ölüyor, bir kısmı merhametli birine denk gelip veteriner hekime götürülüyor ancak çoğu zaman felçli kalıyor.
Bu kazalarda, hayvanı, en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürme, bir vicdan meselesi olmaktan çok mecburiyetken, kimi zaman duyarsızlık nedeniyle kimi zamanda veteriner hekime gidildiğinde getireceği ekonomik külfet nedeniyle, yerine getirilmiyor.
Trafik kazaları neticesinde hayatını kaybeden yüzlerce hayvan, çoğunlukla görmezden gelindiği için had safhada yaşanan vurdumduymazlık nedeniyle ölür. Halbuki, mağduru hayvan olan trafik kazalarında, ölen hayvanların büyük çoğunluğu, çarpan araba yüzünden ölmezler. Genelde, ilk çarpma sonucu ufak kırıkları ve zedelenmeler oluşan hayvan, kaza şoku ile yerde öylece hareketsiz kalır. Hayvan asıl, arkadan gelen diğer aracın üstünden geçmesi sonucu ölür.
İşte bu ekonomik külfet ortadan kaldırılırsa, çok sayıda hayvan canı kurtulur noktasından hareketle, çabalar, Kasko ve Zorunlu Trafik Sigortasında yeni yasal bir düzenleme yapılması içindi.
Mevcut yasada, bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücüye hayvan başına 369 TL idari para cezası uygulanırken yapılması istenen düzenleme ile sürücünün çarptığı hayvanın tedavi giderleri, trafik sigortasından karşılanacaktı. Buna göre kaza sonucu yaralanan sokak köpeği, inek ya da ayağı kırılan atın veteriner masrafları, kasko veya trafik sigortası tarafından karşılanacaktı. Ama olmadı.
Maalesef, bu konuda inanılmaz bir bilgi kirliliği var. İnternette dönen haberler, medyada yer alan haberler, sanki hep bu yasal düzenleme yapılmış gibi yansımakta.
Üzülerek belirtmek isterim ki böyle bir yasal düzenleme henüz yapılmadı.
Bu husus, özellikle Çevre ve Orman Bakanlığının yaban hayatı koruma amacıyla hazırladığı bir tavsiye metni mahiyetinde kaldı.
Umarım bu düzenleme, en kısa zamanda yasalaşır ve sizlerle bu güzel gelişmeleri paylaşmak mümkün olur.
Av. DENİZ TAVŞANCIL KALAFATOĞLU
İSTANBUL BAROSU
HAYVAN HAKLARI KOMİSYONU
Bşk. Yrd.