Yardım Etmek İstiyorum

E-bülten’e Kayıt Olun


www.petimenealsam.com

Kürke Hayır

M. Tınaz Titiz

 

02. Aralık 2007

Sosyal İcatlar Enstitüsü, Ağlayan Bakan Ve Ezber!

11 sene önce Tınaz Titiz beyin yazdığı bir yazı. Hala güncelliğini koruyor. Ne yazık Sosyal İcatlar Enstitüsü, Ağlayan Bakan Ve Ezber!

Okullarda yürütülen proje basittir. 7-18 yaş arasındaki öğrencilere, okullları ya da çevrelerindeki bir sorunu çözmeleri için geliştirebilecekleri bir proje için £25 (yaklaşık TL3,330,000) para yardımı yapılır. Projenin, haftada iki saat hesabıyla bir yarı-yılda tamamlanması istenir.

Örneğin, Londra’daki Essendine İlkokulu’nun 7 ila 8 (yazı ile yedi ve sekiz) yaşlarındaki 23 öğrencisi, çevrelerindeki sorunları listeler ve içinden hangisini seçeceklerine karar vermek için de “beyin fırtınası” yöntemini kullanırlar. Yapılan bu çalışmada, karar verdikleri sorun, özellikle okul çevresinde dolaştırılan ev köpeklerinin pislikleri olmuş.

“Köpek pisliğinden iğreniyorum” yazan resimli pankartları, motosikletli kuryelerin sırtlarına yapıştıran çocuklar, basın bildirisi ve belediye başkanını ziyaret yollarıyla konuya dikkat çekip bu sorunu çözmüşler.

Geçtiğimiz günlerde, Marmaris ormanlarını yakıp bitiren yangın nedeniyle, orman bakanı ve eski Muğla valisinin ağladıkları, bir gazete haberidir ve doğruluğu gazeteye aittir.

Bilinen tarihi onbeşbin yıl olan Anadolu’ya gelmiş daha beceriksiz bir nesil var mıdır bilinmez, ama bilinen, bu yangının, Anadolu tarihinin en büyük yangını olduğudur.

Milletvekili, bakanı ve 200,000 mevcutlu orman bakanlığı teşkilatı ile, yangın karşısında çaresiz kalıp ağlayan bir başka jenerasyon bulunamaz.

Geçtiğimiz yıl Çanakkale ormanlarını yok eden yangında, orman bölge müdürü bizzat yangın söndürmeye çalışırken alevlerin arasında kalmış ve hayatını kaybetmişti. Bu ölüm o zaman “şehadet” başlığı ile verilmişti. Ama madalyonun öbür yüzü, yangını söndürmek değil, söndürme çalışmalarını koordine etmesi gereken bir görevlinin, o işini bırakıp -ya da yapamayıp- bizzat yangın söndürmeye kalkarak vicdanını rahatlatmaya çalıştığını gösteriyordu.

Marmaris yangınınında da, orman bakanı, elinde bir çalı parçasıyla alevlere vuruyor ve belki bu yolla ya çevresindekileri motive etmeye çalışıyor ya da gerçekten yangın söndürmeye çalışıyordu.

Bu olayın beceriksizlik boyutu nettir. Kadrosu, 200,000 kişiden daha az olmayan orman bakanlığı içinde tek bir kişi yokmudur ki, Avrupa’daki sefaretlerimiz aracılığıyla, o ülkelerdeki orman yangını söndürme organizasyonlarıyla temasa geçsin ve ücretini ödemek kaydıyla buralardan hizmet satın almayı düşünebilsin. Ve bunu ortada yangın yokken yapmayı akıl edebilsin.

Komşumuz Rusya’da bile bu tür havadan söndürme teşkilatının bulunduğunu gazete muhabirleri dahi bilirken, bir tek uyanık insan yokmudur ki bu yangının çalı vurmakla sönmeyeceğini bilsin. Yaratıcılıktan bu denli yoksun bir başka toplum olabilir mi? Ya da yoksun olanların bu denli güç sahibi olabileceği bir başka yer düşünülebilir mi?

Bu olayın beceriksizlik boyutunun altında bir boyut daha vardır. Her nerede yaratıcılık gerekse, orada bu acı gerçek boyutuyla karşılaşırız: Kendine belletilenlerin dışında bir şey bilmesi, bir şey düşünmesi söz konusu olmayan “ezber nesilleri”, bu tür basit yaratıcılıkları dahi düşünemezler ve bakan yaptıkları kimseler çalı vurarak yangın söndürmeye çalışırlar ve sönmeyince de oturup ağlarlar.

İlkokul çocuklarının beyin fırtınası tekniğini öğrenerek yetiştirildiği bir dünyada, sorun çözme kabiliyeti bu denli düşük bir nesle sahip olduğumuz için gerçekten ağlamalıyız.

Dünyanın artık bu çeşit toplumlara tahammül etmediğini, bir yolunu bulup onlardan kurtulmaya çalıştığını hissederek de ağlamalıyız.

Çevrelerindeki sorunlara, yaratılıştan sahip oldukları yaratıcılığın üzerine birazcık akıl katarak yaklaşan Essendine ilkokulu çocuklarını saygıyla selamlıyorum.

Uzun uzun ünvanları ve çok bilmiş tavırlarıyla, ancak okulda ezberlediklerini tekrarlayabilen, yaratılıştan sahip olduğu yaratıcılığı ezberle öldüren, çalıyla yangın söndürmeye kalkıp sonra da ağlayanları ise: selamlamıyorum!

Perşembe, 08 Ağustos 1996

M. Tınaz Titiz
http://www.tinaztitiz.com/

 

Akıl-sezgi sarmalı parçalanırsa ne olur?

Tüm keşif ve icatlarda, sezgi ile, akıl’ın birbirine sıkıca dolanmış -aynen iki renk ipliğin bükülüp tek iplik haline getirilmesi gibi- olduğunu görüyoruz. Tüm buluşlar, “öyle seziyorum ki” gibisinden tamamen akıl dışı bir uyarı ile başlıyor. Hemen ardından iki olasılık var: ya bu sezgi ürünü akıl ile denetlenmediği için bir hurafe olarak kalıyor ya da akıl (bilim) sizgecinden geçirilerek ya doğrulanıyor ve bir buluş olarak ortaya çıkıyor ya da olmayacağı -sezginin yanlış alarm olduğu- anlaşılıp çöpe atılıyor.

Bundan sonra sezgi-akıl bütünü bir spiral olarak devam ediyor. Ortaya çıkmış bir değer varsa tekrar sezgi ile geliştirilme yolları “sezilmeye” çalışılıyor ve eğer “niye olmasın ki” gibi yine akıl dışı yolla düşünce üretilip ardından hemen tekrar akıl denetimine açılıyor. Bu süreç sürekli olarak tekrarlanıyor ve gelişme denilen olgu ortaya çıkıyor.

Gerek bilim gerek ahlak gerekse estetik alanında her ne gelişmişlik değeri varsa bu iki ayrılmaz öğenin birlikteliği ile ortaya çıkmıştır. Bu değerlerin bileşiminde sezginin mi aklın mı ağırlıklı olduğunu tartışmak tam bir abesle iştigaldir. Çünkü bu süreçte önemli olan hangisinin ağırlıklı olduğu değil, birbirlerinin çıktılarını sürekli olarak denetleyip denetlemedikleridir.

Eğer bir “şey” yapılıp da bu sarmalı oluşturan iki iplik (sezgi ve akıl) birbirinden ayrılırsa ne olur? Akıldan arınmış, her an hurafe üretmeye hazır sezgi ve sezgiden yoksun, evrenin sonsuz yaratıcılığına kapalı, bilimin daracık alanına sıkışmış, kitaplarda yazmayan, denenip kanıtlanmamış her şeyi yok sayan bir diğer tip bağnazlık.

Toplumumuz bunu becermiştir!

Toplumumuzdaki -laik ve dindarların değil- laikçi ve şeriatçı kesimlerin bu tanıma çok uyduğunu düşünüyorum. Her iki kesim de çok çabalıyor ve sonuçta inanılmaz biçimde hiçlikler üretiyorlar. Gelişkin toplumlara refah ve mutluluk yaratan akıl ve sezgi bizim için bölünmüşlük, donmuşluk ve hurafe üretiyor.

İnanç dünyasında vahy olarak adlandırılan -bilim tarafından da pek ciddiye alınmayan- olgunun, aslında total openness denilebilecek, “bildiklerinin tamamından, onların doğruluklarına inançtan tamamen sıyrılmak” olabileceğini düşünüyorum. Sezgi ancak böyle bir akla dolabilir, akılla birlikteliği ancak bu tam teslimiyet ortamında gerçekleşebilir.

Bildiklerinin doğruluğuna, üstelik de tekliğine inanmış insanlar bunları bir de “diğerleri”ne benimsetmeye, öğretmeye çalıştıkça, donmuş ya da hurafeci insanlardan daha pek çok üreteceğimiz görünüyor.

Türkiye, içine düştüğü bu buz-hurafe çölünden kurtulabilirse varlığını sürdürebilir. Yoksa hiçbir dış düşmana ihtiyaç olmadan -atomun parçalanması gibi- kendini parçalayacaktır. Akıl ve sezgi insana -ve muhtemelen tüm varlıklara- hediye edilmiş birer özelliktir ve belki de ikisi aynı şeydir, kimbilir!

Ocak 6, 2007

M. Tınaz Titiz
http://www.tinaztitiz.com/

 

Sinekler Öldürülmeli mi?

Kavun karpuz mevsimlerinde daha da artan sinekler, her yıl yeni mücadele önlemlerini de beraberinde getirir. Geçmiş yıllarda, belediyelerin seyyar ilaçlama ekiplerince yılnız çöp kutularının ilaçlanması biçiminde sınırlı uygulanan bu mücadele yöntemi, sağlanan başarılardan (!) cesaret alınarak genişletilmiş, şimdilerde tüm havayı dumanlayarak daha etkin ve yaygın bir biçimde yürütülmektedir.

Bu tür sinek mücadelesi, sineklerin küçük hacimleriyle karşılaştırılamayacak kadar önemli ipuçları vermektedir.

Bunlardan en önemlisi, ne bu mücadeleleri yapanların, ne de bundan memnun olup sesini çıkarmayanların, ekoloji konusunda olmazsa olmaz denilebilecek düzeyde dahi bilgilerinin bulunmadığıdır.

Bu bilgisizliğin ucu, eko-sistem dengelerinin bütünüyle “değişmesi”dir. Bu değişme, insanlar için “bozulma”, başka yaratıklar için ise “yeni yaşam ortamlarının doğması” biçiminde olabilir. Örneğin, insanlar yok olurken, karıncalar, timsahlar ve kaktüsler çoğalabilir.

Çıkarılabilecek ikinci sonuç, Dünya’nın, yalnızca gözlerimizle görebildiğimiz kadar olup, onun da bütünüyle insanlar için yaratılmış olduğu inancının yaygınlığıdır.

Beş duyumuzun algılama sınırlarının, sonsuzluk içinde ne denli dar olduğunu idrak edebilenler, içiçe geçmiş ortamlar içinde -ve çoğundan habersiz olarak- yaşadığımızın farkındadırlar.

Üzerine ilaç sıkarak yok ettiğimiz sineklerle birlikte başka hangi yaratıkların da yok olduklarını, onların diğerleriyle nasıl bir etkileşim içinde olduklarını, bu yolla yarattığımız yapay mikro çevrenin nasıl bir dengeye sahip olduğunu, o yeni dengenin insan için ne denli uygun olduğunu bilmiyoruz.

Kabul edilebilir bir sınırın üzerindeki sinek varlığının rahatsız edici, hatta sağlığımız için zararlı olduğu tartışmasızdır. Ancak buradaki iki ince nokta vardır: Birincisi, kabul edilemez düzeyde çoğalmış bulunan bu sineklerin, hangi neden ya da nedenlerle çoğalmış olduğu, ikincisi ise o neden ya da nedenlerin, sineklerden başka zararlıları da üretip üretmediğidir.

Sinekleri öldürerek, gözümüze görünen nedeni yok ettiğimizde iki ayrı şey olmaktadır: sineklerin içinden, ilaca dayanabilenler seçilmekte ve böylece daha dayanıklı bir tür gelişmiş olmakta, diğer yardan da, sineklerin üremesine yol açan neden veya nedenler, insanları uzun süre rahatsız etmeden daha melun ürünler üretebilecek bir rahatlığa kavuşmaktadırlar.

Böyle bakıldığında, sineklerin aslında bir ekolojik denge göstergesi olduğunu, bunları öldürmenin gösterge aletini kırmaktan farkı bulunmadığını görebiliyoruz.

Hatta daha ileri giderek, ekolojik sistem denge bozukluğunun bu göstergelerinin, insanların büyük sistemle ne denli uyum içinde olduğunun bir göstergesi olarak Tanrı tarafından armağan edildiklerini dahi söyleyebiliriz.

İnsanlar sinekleri gözleyerek ve de aklını kullanarak, onların çoğalmalarına yol açan nedenleri ve onların da arkalarındaki nedenleri bulabilir ve dengeleri tekrar kurmanın çabası içine girebilir.

Sinekleri ilaçlayarak yok etmenin ikinci nedeni ise göz boyama ihtiyacıdır. Eko-sistem dengelerinin bilincinde olmayan kalabalıklar gözünde başarılı görünmenin başlıca çaresi, göze görünür sorunların “semptom”larını ortadan kaldırmaktır.

Kendisi ile başkalarının ve bugünü ile geleceğinin çıkarları arasında çatışma değil uzlaşma bulunması gerektiği bilincindeki insanların rejimi denilebilecek demokrasi, bu niteliklere sahip olmayan, “ben ve de şimdi” den başka bir şeye aldırmayan insanların elinde, bir “semptomları giderme, kaynaklara aldırmama” rejimi haline dönüşür. Bunun ise en yalın anarşiden farkı yoktur. Demokrasinin bu versiyonu, bu tür göz boyama işleri için son derece uygundur.

Doğal hayatı düzenleyen eko-sistemin yanısıra, onunla tamamen benzer yasalara göre işleyen sosyolojik eko-sistem de benzer “sinekler” üretir. Nedenlerine dikkat edilmediği takdirde, kullanılan mücadele” ilaç” ları zamanla, o ilaçtan etkilenmeyen, “başkalaşım”a uğrayıp direnç kazanmış yaratıklar üretir.

Daha da kötüsü, o “sinekler”e yol açan nedenler, başka sosyolojik hastalıklar da üretir.

Bugün içinde bocaladığımız toplumsal sorunlar, işte böylece sosyo-ekolojik dengelerin bozulmasının sonunda ortaya çıkmış hastalıklardır.

İlaçla sinek mücadelesinden öğreneceklerimiz bu kadar değildir. Bellenmesi gereken son şey, hiç bir eko-sistem denge bozukluğu hastalığının, o dengeleri daha da bozarak giderilemeyeceğidir. Sistemin içine katılan her ilaç, rahatsız olduğumuz görüntüleri kısa süre için ortadan kaldırırken, mücadele edilmesi daha güç türlerin ortaya çıkması için bir katkı olmaktadır.

M. Tınaz Titiz
http://www.tinaztitiz.com/

 

Saygılaşım

Ben hayvansever değilim!

Evet, ben bir hayvansever değilim. Kendime yakıştırabileceğim sıfat “hayvansayar” olabilir.

“Sevgi” duygusunun farklı kaynakları olabilir ve kolayca da marazi yönlere kayabilir. Çok sevdiği için sevgilisini doğrayan, çok sevdiği ev hayvanı nedeniyle tüm diğer hayvanlara ilgisiz kalan, vatanını çok sevdiği için sevmediğini düşündüklerini gözünü kırpmadan öldürmeye hazır kişilikler, sevginin her zaman saf kalamadığını gösteriyor.

Hayvansayarlığımın nedeni ise çok bencilce

Aslında tek amaç gözetiyorum: türümün varlığını sürdürmek!

Yalnız kendi varlığımı sürdüremiyeceğim, bunun için dışımdaki tüm -canlı, yarı canlı, cansız- varlıklara ihtiyacımın olması benim genetik yazgım. Bu bilgiyle yüklenmiş olarak dünyaya geldim.

Bu belirleyici ilkeye sadık kaldığımda, -nasıl olduğunu anlamadığım biçimde- evren bana yardımcı oluyor, karşı geldiğim zamanlarda ise -yine anlamadığım biçimde- zarar görüyorum. Benim dışımdakilerin zarar görmesini önlemek, benim zarar görmemem için gerekiyor.

Saygılaşım

Bugüne kadar rastladığım tüm hayvanlar bana karşı tam olarak bu ilkeye uygun davrandılar, ben de onlara öyle davranmaya çalışıyorum. Buna da bir ad taktım: “saygılaşım”.

Saygı nedir?

Saygı’nın ” zarar vermemek “, ancak ve yalnız ” zarar vermemek ” olduğunu düşünüyorum. Bu ilkeyi -iyi niyetlerle- daha ileri götürüp ” fayda sağlamak ” gibi bir ekleme ise bu ilkeyi zedeliyor; fayda sağlamak ancak entropiyi daha artırarak mümkün olabiliyor. Zarar vermemek ise tam olarak, yani gerek ve yeter şekilde fayda sağlayabiliyor.

Tüm türlere zarar veren (saygısız) bir alt-tür var

Aslında böyle bir şeyin olması imkansız gibi görünüyor. Bu olsa olsa, türlerden birinin bir özelliğinin yozlaşarak, kendine “fayda sağlamak” adına entropiyi -olağan akışının dışında- artırması şeklinde olabilir. Tabii ki bu uzun süre mümkün olamaz; bir süre sonra birbirine bağlı “büyük bütün” kendi dengesini kuracaktır. Bu arada geçen kısa süre içinde söz konusu alt-tür kendine “fayda sağladığına” inanabilir.

Bu alt-tür insandan türemiştir

İnsanın akıl denen özelliği kimilerinde yozlaşarak, kendi dışındakileri kendine fayda üretmeye zorlayan bir tümöre dönüşmüş görünüyor. Bu “saygısız” alt-tür, ancak onu üretebilecek yapıya sahip insan türünden dönüşerek ortaya çıkmış olabilir.

Büyük kapasiteli belleği (şimdilerde birkaçyüz megabyte civarında fiili kullandığı belleği olduğu tahmin ediliyor) ve -tüm canlılardaki- olağanüstü öğrenme yeteneği bir araya geldiğinde bu geniş bellek alanı içinde, kendi yapısını dahi tehdit edebilecek değer yargıları oluşturabilmektedir.

Öğrenme içgüdüsü aracılığıyla öğrenilenler arasında bir de ezber (sorgulamadan kabullenme) varsa, söz konusu bu riskli değer yargıları sıkı sıkıya sahiplenilmiş bir dünya görüşüne ve onun ürünü olan yaşam biçimine dönüşebilmektedir. Böylece oluşan “saygısız” alt-tür kendince “iyi”dir ve çevresine “fayda” sağlamak için yaşamı boyunca çalışır; gerçekte ise sürekli olarak “zarar” üretir.

Bu alt-tür dışında kalan “saygılı” alt-tür de yine insan türüne aittir ve “saygısız”lar ile anatomik açıdan tamamen -herhalde- benzerdir. Tek olası fark değer yargıları açısındandır. Böylesine bir farklılık -bugünün biyolojik normlarına göre- tür farklılığını tanımlamasa da, birlikte yaşamalarının güç olduğu, dahası, varlıklarını sürdüremeyecekleri de bellidir.

“Saygılı” alt-tür çaba harcamalıdır

Saygılı alt-tür bu trajik gidişi durdurmak için çaba harcamak zorundadır. Bunu iyilik, sevap ve bu gibi deruni nedenlerle değil son derece bencilce nedenlerle yapmalıdır; aksi halde kendi varlığını sürdüremeyecek, kurunun yanında yaşlar da yanacaktır.

İşte mesele de bu noktada başlıyor: Çaba harcamak evet, ama nasıl?

Mevcut paradigmalarımız içindeki mücadele araçlarını kullanan epey insan var. Evlerine hayvan alıp korumaya çalışıyorlar, barınaklarda gönüllü olarak çalışıyorlar, yasal ortam oluşturmak için çaba harcıyorlar, protesto ediyorlar; yani ellerinden geleni doğrusu bu ya yapıyorlar. Hepsine şapka çıkarmak bir insanlık görevi.

Ama o ne? Vahşet giderek artıyor!

Büyük resme dışardan bakıldığında görünen şu: toplumumuz -ve de başka toplumlar- çok eski yıllarda olduğu gibi değil, çok daha gelişmiş. Daha örgütlü, yasalar daha yaptırımcı vs.

Ama hayvanlara karşı vahşet bu gelişmeye paralel olarak azalmamış tam aksine daha büyük bir hızla artmış. Hızla artan nüfus, acımasız rekabet koşulları içinde bunalan insanların bozulan ruh sağlıkları gibi nedenlerle dün akla hayale gelmeyecek vahşet bugün olağan sayılıyor.

Bu vahşet artışına yol açan çok sayıda neden içinde birkaç tanesi belirgindir: iletişim ortamlarının sınırlılığı nedeniyle yerel olarak kalabilen vahşet örnekleri artık ışık hızıyla tüm dünyaya dağılıyor; hiç aklına gelmeyecek insanlara yeni şiddet yöntemleri öğretiyor.

İkinci belirgin neden ise insana -haklı olarak- verilen değerin, -çok haksız olarak- “önce insan” gibi ayıp bir slogan eşliğinde yaygınlaşması.

Esas irtica budur

Binlerce yıl önce çeşitli dinlerin peygamberlerince tüm varlıkların birbirinden ayrılmazlığı vurgulanmışken, bunca zaman sonra geldiğimiz noktada “insan türü” bütün diğerlerinden ayrılıp yüceltiliyor ve yaşam hakkında bile ona öncelik veriliyor; hayvan deneyleri, serum yapmak için atlara can çekiştirmeler, hayvan derileri, kürkler vs hep “önce insan” sloganıyla yapılıyor. İşte esas geriye gidiş budur.

Saygısızlık tekdüze değildir, çan eğrisine göre dağılmıştır!

Saygısız alt-türün saygısızlık düzeyinin -çoğu olayda olduğu gibi- normal dağılım (çan eğrisi) uyarınca dağıldığı varsayılabilir. Elde başkaca saygı eksiği araştırması olmadığına göre böyle kabul edilebilir. Bu dağılımın bir ucunda “iflah olmazlar”, diğer ucunda ise “kazanılabilir olanlar” bulunmakta, iki ucun arası ise biraz farkında-biraz değil insan alt-türleri ile dolmaktadır.

İflah olmazlar için hayvansayarların -yasal sınırlar içinde- yapabilecekleri polise haber vermekten ibarettir. Bunun ne kadar etkili olacağını herkes kendi takdir edebilir. Öldürmek isteyip de deneyim yetersizliğinden öldüremedikleri adamın boyu kazdıkları çukura sığmayınca ortak akılla önce kafasını kesmeyi düşünüp sonra onu da beceremeyince adamı canlı canlı katlayıp çukura sokan, sonra da adamın dışarı çıkabilme olasılığını azaltmak için toprağı -üzerinde zıplayarak- sıkıştıran kişiler bu gruba aittir ve sanılanın aksine etrafta bunlardan çok da vardır.

Bu saygısız alt-türün uç mensupları bazen adam öldürmekte, bazen de bu ihtiyaçlarını kurban keserken hayvanlara işkence ederek gidermektedirler. Bunlara doğrudan yapılabilecek şey pek yoktur.

Bunlara cesaret veren en büyük itici güç, çevrelerindeki diğer “saygısızlar”ın yarattığı “saygısızlık hoşgörüsü”dür. Çünkü hemen hepsi ” önce insan ” (hatta önce ben) sloganını benimsemişlerdir. Bu ortam saygısızlığı sıradanlaştırmakta, ancak çok aşırı olanların ortaya çıkabileceği bir kontrast ortamı yaratmaktadır.

(Nitekim, canlı toprağa gömerek öldürme olayını işleyen bir radyo programına çağrılan akademisyen ünvanlı bir kişi ile ünlü bir avukat, olayın nedeninin işsizlik, gelir dağılımı bozukluğu vs olduğunu savunmuş; programa telefonla katılanların tamamı da aynı görüşü desteklemişlerdir. Olayın bir, “türüne saygısızlık” örneği olduğu ise konu dahi edilmemiştir. Şimdi bu kasapların “nadir” vaka olduğu söylenebilir mi?

Bunun için akla ihtiyacımız var, ama sıradan olanına değil!

İflah olmaz uç dışında kalanları etkileyebilecek yöntemlere ihtiyacımız var. Bu yöntemlerin bulunabileceğine inanıyorum. Ama tek engel var.

Katil kavram: “zaten”

Tembel insanlar genellikle zeki olurlarmış (en tehlikeli olanlar ise çalışkan ve aptal olanlarmış). Her halde en tembel -ve dolayısıyla da en zeki- olan birisinin icadı olduğundan kuşku olmayan bir kavram var: “zaten”.

- ” Okulların, çocuğu çevreleyen dış ortamın bozucu etkileriyle tek başına başetmesi imkansızdır; bu yüzden bir veli-okul-öğrenci sözleşmesine gerek vardır. Sizden, bir veli olarak bunu yapmanızı bekliyorum

- ” A biz onu-tam sizin dediğiniz gibi değil ama- zaten yapıyoruz

- ” Sınavlarda uyguladığınız gözetim sistemi yerine onur sistemi uygulamalısınız ki, kendine ve başkalarına güvenen onurlu insanlar yetişsin

- ” Bizim uyguladığımız sistem zaten onun gibi bir şeydir

- ” Hayvanseverler aralarında bir ağ oluşturmadan bu işle başa çıkılamaz

- ” Zaten öyle bir ağımız var, herkese e-posta atıyoruz

- ” Hayvansayarlar dışındaki geniş kesimleri etkileyebilecek sıradışı etkinlikte sanat ürünlerine gerek var

- ” Bizim zaten öyle projelerimiz çok var

- ” Dizilerin, reklamların, filmlerin senaryoları içine gömülebilecek çok zekice mesajlara ihtiyaç var

- ” Zaten öyle filmlerimiz var

Geniş kesimleri etkileyip saygısız alt-tür kimliğinin farkına vardırabilecek düşüncelere ihtiyaç var. Haydi bakalım kolay gelsin.

Mart 20, 2006

M. Tınaz Titiz
http://www.tinaztitiz.com/

 

Apartmanda Köpek Beslenir Mi Beslenmez mi?

Çeşitli konulardaki sorunlarla uğraşanlar, bunlar için harcanan sürelerin dağılımı hakkında şu gözlemi bilmem paylaşırlar mı?

  • Sorunun tanımlanması için %5
  • Sorunun çözülmeye çalışılması için %25
  • Bulunan çözümün uygulanmaya çalışılması için %7

Uygulamanın bu denli zaman alması, hatta genellikle başarısızlıkla sonuçlanması yani uygulama süresinin matematik olarak sonsuza doğru uzanması, sorunun tanımlanmasına ayrılan sürenin bu kadar az (hatta daha da az) olmasından kaynaklanır.

Halbuki şu basit kurala uyulsa, harcanan toplam süre ve kaynaklar çok daha az olabilecektir. Kural şudur: Bir sorun için harcanan toplam kaynaklar (zaman, beyin enerjisi, para vbg), sorunun “doğru” tanımlanması için harcanan kaynaklarla üssel olarak ters orantılı’dır.

Yani, “doğru tanımlama” için hiç zaman harcanmazsa toplam süre sonsuza uzanır, doğru tanımlamak için uzun süre harcanırsa bu defa da toplam süre kısalmaya başlar.

Gazete haberlerine göre, bir vatandaşın açtığı dava sonunda Yargıtay, “apartmanda köpek beslemenin yasak olduğuna” karar vermiş.

Bu haber -sanmıyorum ama doğruysa-, sorunun “doğru” tanımlanmaması halinde nasıl çözümsüzlük doğabileceğini gösteren somut bir örnektir. Yarın bir diğer vatandaş (ya da bu karardan cesaret alan aynı vatandaşımız), apartmanda saksı çiçeği bulundurulmaması için de dava açabilir ve de kazanabilir. Çünkü, çiçeğin fazla sulanıp alt kat(lar)a zarar verme ya da çiçeklerin geceleri ürettiği karbonmonoksidin apartman havasını bozma olasılığı vardır.

Artık bundan sonra gerisi gelir ve apartmanlarda çocuk büyütmek (gürültü yapabiliyorlar), iyi pişmemiş kuru fasulye yemek (nedeni bellidir) ya da müzik dinlemek de dava konusu olabilecektir.

Sorunları “doğru” formüle edememenin, onları “doğru soru”lar haline getirememenin bedeli, bir yandan insanlar arasındaki barışın bozulması, bir yandan da adalet duygusunun zedelenmesidir.

En hayvan dostu kişiler dahi apartmanda yalnız bırakılan bir köpeğin sesinden -acıma duygusu ya da komşusunun düşüncesizliği nedeniyle- rahatsız olur. En müzik sever kişi de benzer şekilde kendisine zorla dinletilen müzikten -sesin yüksekliği, bestecisine olan antipatisi ya da komşunun duyarsızlığı sebebiyle- yine rahatsız olur. Bu nedenlerden dolayı mahkemeye başvurması, yapılabilecek en medeni davranıştır.

Medeni olmayan, bu ve benzeri rahatsız edici davranışın kaynağının köpek ya da müzik değil, bunu bir biçimde önlemeyen sahibi olduğunun idrak edilemeyişidir.

İşte, arasına katılmak için pek istekli göründüğümüz medeniyet ailesiyle bizi birbirimizden ayıran kalın duvar budur.

Cezalandırılmak gereken, bu evrenin bir parçası olan hayvanlar değil, onlarla iletişim kuramayan ya da komşularını hiçe sayan dangalak hayvan (ya da çocuk, çiçek ya da müzik kaynağı) sahipleridir.

İnsanları rahatsız etmek için hayvan sesi şart değildir. Mahkemenin aldığı bu karar da, birçok hayvan severi derinden “rahatsız” etmiştir. Asıl cezalandırılması gereken bu rahatsız ediştir.

Bu karar, köpek besleyenlerin hayvanlarını sokağa atmalarına yol açmayacağına göre, bir tek -zorunlu olarak- yol kalmaktadır. O da, köpeğini şikayet etmesi olasılığı bulunan komşusunu, daha erken davranıp bir başka -ve yapay- nedenle şikayet etmek ve dava açılınca da intikam duygusunu kanıt olarak ileri sürmektir.

Sorunu doğru formüle edememek bakınız nelere yol açacaktır. Hukuk, insan mutluluğunun bir aracı olarak değil de kağıt üzerindeki kuralları körü körüne uygulamak olarak anlaşıldığı sürece daha çok öğreneceğimiz var demektir.

Toplumumuzda insanlar birbirlerine hayvan adlarıyla hakaret etmeyi adet edinmişlerdir. Bu bizim toplumumuzun hayvan sevmezliğinin -aslında insan sevmezliğinin de- bir göstergesidir.

Herhangi bir nedenle (hayvan ya da bir başka şey aracılığıyla) başkalarını rahatsız etmenin cezası, ona yol açanı, daha doğrusu o davranışı cezalandırmaktır. Köpeğine hakim olmayan ya da olamayan kişiler büyük bir ihtimalle başka yollarla da (araçlarını yanlış park ederek, yüksek sesle konuşarak, çocuklarına hakim olmayarak vs) komşularına zarar vermektedirler. Dolayısıyla böyle bir karar pratik olarak da işe yaramayan bir karardır.

Yanlıştan dönmek erdem, ısrar ise ilkelliktir. Biz ilkel olmak istemiyoruz. Öyle mi, değil mi? Doğru soru budur!

M. Tınaz Titiz
http://www.tinaztitiz.com/