Soğuktu… Aksam üzeri olmuştu… Yagmur ya da kar yağmıyordu ama insan sanki yağsa daha az üşürüm herhalde diye düşünmeden edemiyordu. Hızlı adımlarla eve varmaya çalışıyordum ki onu gördüm… Titriyordu, o kadar çok üşümüştü ki belki de artık sadece titriyor, soğuğu hissetmiyor ve bir an evvel uzun bir uykuya dalmak istiyordu. Bir yerlerde okumuştum, tıpkı elimizi musluğun altına soktuğumuz o ilk anda akan sıcak su nasıl kendini hissettirmez ve neden sonra kendini farkettirirse, soğuk havalarda da canlılar bir müddet sonra soğuğu hissetmez olurlar ve dipsiz uykulara dalarak……….. güzel düşler eşliginde uyanmazlarmış bir daha… O da bu uykuya hazırlanıyordu biliyorum. Nasıl bildiğimi bilmeden hissediyordum bunu… Yanına yaklaştığımda tek gözünü hafifçe araladı, umutsuzca baktı gözlerimin içine. İpten bozma tasması boğazını sıkıyodu, ”Çocuklar oyun olsun diye bağlamışlardı, açamadım kendi başıma ” dedi. Sol ayağı bir garip duruyordu, ”geçenlerde karşıdan karşıya geçerken oldu, biraz fazla hızlıydi sanırım araba, herhalde acelesi vardı kullanan adamın, önemsemedi beni” dedi. Güzel kafasının üzerinde eski yara kabukları vardı,”tam iyilestim diye seviniyorum bir sokak kavgası daha, eeeeeeeee ne yapalım ekmek kavgasi” dedi. Bakıştık. Konuşmadık bir süre. Bir genç çocuk köpeğini gezdiriyordu, yanımıza gelmek istedi, onu soğuklardan koruyan elbisesini gösterecekti sanırım bize, tasmasından çekiliverdi, gelemedi. ”Sınıf farkı, boşver alıştım artık” dedi.
Ne yapacağımı düşünüyordum, ‘’sen en iyisi evine git, uğraşma simdi benimle, ben de uyuyayım artık” dedi. Üşümüyordum, ne garip! Ayaklarım eve doğru gidemiyordu, gitmek istemiyorlardı onu için bir seyler yapmak istiyordum. Şansı dönsün istiyordum, umutsuzluğunu umuda çevirmek istiyordum, o kadar da zor değildi bu. Hatta demin yanımızdan geçen genç çocuğun bile kolaylıkla yapabileceği ama nedense yapmadığı bir seydi. Hep böyleydi ama bu! Nedenini bilmiyorum ama hep böyleydi. Bunu değistirebilirdim.
Değistirdim. Veterinere gittik onun ”boşver, kim alır beni ayağım iyileşse de, bırak” tekrarlarıyla… Önce güzel bir akşam yemeği, ardından ilaç tedavisi, ardından klasikleşmiş ev bulma serüveni, aile arama günleri… Ve birlikte başardık, bir seramik atölyesinde yumuşacık yatağında uyuyor artık her gece, şefkate boğuluyor… O kadar çok seviliyor ki daha önce neredeydi, başından neler geçti hatırlamıyor. Yemeğini paylaşıyor bahçenin ardındaki dostlarıyla ama, demek ki bazı seyler hafızada hep kalıyor, kendini unutturmuyor… “Gerçekten beni kimse almaz sanıyordum, şaşırdım” dedi bana geçenlerde… Herşey değisebilir, her şey şu ankinden daha güzel olabilir, sadece biraz daha kalabalık olmaya ihtiyacımız var, yeter ki umudumuzu yitirmeyelim dedim…
Yeter ki bu dünyanın sadece biz insanoğlu ve insankızlarina ait olmadığının farkına varalım, biraz etrafımıza bakalım, sokaktaki dostlarımıza da evimizdekiler gibi sahip çıkalım.
Degistirebiliriz…
Hiçbir sey aynı kalmak zorunda değil…
Değişmeye kendimizden başlayalım.
Sevinc Erbulak Midyat
Bir kaç aydır sizlere yazıyorum… aslında bana verilen işleri etten evvel kazana düşerek her zaman daha öncesinden bitiren, sabırsızca hayatın her anını yakalamaya çalışan ben, küçük kızım, imparatoricem Kavin Midyat doğduğu günden beri kendimdeki değişime şaşırıp şaşırıp kalıyorum… bu ay da yazım gecikti, doğrusu iki gündür hangi havyan dostumu anlatsam acaba diye düşünürken bir daha hiç bir yazımı geciktirmemeye karar verdigim bir habere çok üzülerek yazıyorum gecenin bu saatinde…
Sizlere bir dostumun Dost’unu anlatmak istiyorum… Barinakla tanışmama ve bu yazıları yazmama vesile olan canım arkadaşım Tolga Öztorun 15 yıllık Dost’unu kaybetti bugün… Şu an onun yüreğindeki yangının hiç kimse tarafından söndürülemeyeceğini biliyorum… Ben de çok kısa bir zaman önce, geciktirdiigm bir baska yazımda kaybettigim Afife’mi sizlere anlatmıştım… (Keşke geciktirmeseydim) Bu ay da bardaklarda soğuyan çayları, izlenirken bir türlü sonu getirilemeyen filmleri, çabuk çcabuk yenen yemekleri, özledigim bütün kedileri, kısacası cadı kızımdan arta kalan zamanlarda, onun uyku molalarında neler yaşadığımı anlatacaktım size…. Olmadı.
Şimdi merak ediyorum, hayvan dostlarımız da kendi cennetlerine gitmeden saniyeler evvel hayatlarını bir film şeridi gibi görüyorlar mıdır acaba? Ben buna inanmak istiyorum bu gece… ve de size Dost’un ağzından devam ediyorum, o söylüyor, ben tuşlara basıyorum…
”Canım dostum Tolga ve annem Aslı’ya,
Agulu bir sessizlik var su an evimizde biliyorum, ben sizsiz, siz de bensiz ilk geceye alışmaya çalışıyorsunuz… İlk’ler her zaman tatlı hatıirlanmıyor degil mi? Birlikte ilk defa biraz zorlanacağız… Çok güzel günlerimiz oldu, şanslı bir köpek olacağım beni ilk gördüğünüz an belli etmişti kendini… Konuştuğunuz dili anlıyordum, hakkımda düşündüklerinize teşekkur etmek istiyordum ama sadece havlayabiliyordum o zamanlar….. Eeeeeeeeee siz de henüz bizim dilimizden anlamıyordunuz haliyle…15 yıil…. evet dostlarım, sizlerle geçen 15 yıl bana çok sey öğretti, eminim siz de benden pek çok sey öğrendiniz bu zaman zarfinda… Birlikte çok güldüğümüz günler oldu, tatillere çıktık, uffff denize girdik birlikte… En uykulu gecelerinizde bile beni sokaga çıkardınız esneye esneye… Evimizi küçük hayvan kardeşlerle paylaştık, site yönetimiyle papaz olduk birlikte, iyi ki de olduk, belki biraz sevmeyi öğrettik onlara kimbilir? Sonracığıma tartıştınız bir gece, ben sizi barıştırdım… Birlikte uyuduk yıllar boyunca, nefeslerimiz birbirine karıştı,sabahları kimin ayağı kimin kafasında diyerek uyandık degil mi? Bütün güzel arkadaşlarınızla tanıştım, onlarla oynadık, güldük, gülmekten yorulduk birlikte….
Ama biliyorsunuz ben son zamanlarda gerçekten çok yorgundum… Sizlerle bir kaç gece daha beraber uyuyabilmek için dayanıyordum sessizce, ben içimde yaşıyordum acımı, siz hem içinizde hem de gözlerinizde… O,bana her zaman güzel bakan gözlerinizde… Sizi hep bana öyle bakarken hatırlamak istediğim için gidiyorum ben… Ben gidiyorum dostlarım… Bütün yaşananlar için teşekkür ediyorum ikinize de, ardımda bıraktığım hayvan dostlarıma en iyi şekilde sahip çıkacağınızı bilerek gidiyorum şimdi… Size zaman denen büyülü kavramı hediye ederek… Onun dinginligine sığınarak ve acımızın her geçen gün biraz daha azalacağını umarak gidiyorum… Güzel şeyler hatırlayın, nerede olursam olayım kalbimin kral dairesinde olacaksınız”
Sevinc Erbulak Midyat
Yeni yılın ilk karı düştü turuncu renkli kiremitlerin üzerine… Küçük kızım Kavin’e gösterdim ama anlamadı ne olduklarını… O henüz bileğine taktığımız küçük zürafadan gözünü alamıyor ki baska bir seye bakabilsin…Ya da sarki soyleyen ineginin boynundaki cingiraga saatlerce bakmaktan kendini alamiyor ki kar tanelerini kesfetsin…Takvime gozum ilisti,ilk ayini devirmisiz bile 2007′nin,zaman kar tanelerinden bile daha hizli akip gidiyor diye dusundum,ne yazmali acaba simdi?
Bugun sizlere tanidigim bir küçük dostumun hikayesini anlatmayacagim,bugun,bu yazimda milletce bol bol kullandigimiz,ozellikle trafikte,araclarimizin surucu koltuklarinda otururken agzimizdan eksik etmedigimiz bazi kelimeler uzerinde duracagim…
Merak ediyorum,icimizden kac sansli hayvansever dostumuz bir gun icerisinde hicbir hayvana benzetilmeden evinden isine,isinden evine ulasabiliyor?Ben evden tiyatroya gidene kac defa essek oluyorum kimbilir?Bazen kendimi yakaliyorum bir adami ayiya benzetirken…Amma cok bagiriyoruz birbirimize camlari acip en kalin sesimizle,”ulan ayi gormuyor musun kirmizi yaniyor!!!! bana baksana,sana soyluyorum essek kafali,ehliyetini nereden aldin kus beyinli!!!”…
Kuslarin beyni hic de sandigimiz kadar küçük degilmis oysa…Merak edip arastirmistim oradan biliyorum…Ama koca bir adamin kafasinin icinde kucucuk bir serce kusunun beyni kadar beyin varsa iste o baska tabii…Ne cok konusuyoruz,ne bos konusuyoruz hic dusundunuz mu?İnsaniz ya,birine kotu bir sey soylemenin en kolay yolu onu hayvanin birine benzetmek…
Ah keske!Ne cok isterdim hayvanin birine benzemeyi anlatamam size…
Keske essek olsak,degil mi?Keske bir essek kadar caliskan olsak,vidi vidi soylenmesek calisirken,calistirilirken. Ayilar kadar guclu olsak,yorulmak bilmesek…Sonra kucucuk kuslar kadar ozgur olsak,nereye istiyorsak oraya gidebilsek,kimseye verilecek bir hesabimiz olmasa…Keske gercekten ucabilsek! İnekler kadar verimli olabilsek,birbirimize faydamiz dokunabilse ve bunun icin her zaman maddi bir karsilik beklemesek…Ah keske kediler kadar kimlikli olabilsek,hayatta bir durusumuz olabilse ve bunu kim ne derse desin bozamasa,ozumuzu degistiremese…Keske kopekler kadar koruyucu kalabilsek iliskilerimizde,gece sevgilimiz kotu bir dus gordugunde onu küçük opucuklerle uyandirarak eglenceli bir seyler anlatabilsek saatlerce…Keske gerektiginde baliklar kadar hafizamiz olsa da biriktirmesek kinlerimizi,buyutup beslemesek onlari da unutuversek hemen…Keske dogadaki vahsiler kadar sadik kalabilsek eslerimize…
Hayvanoglu hayvanlardan ogrenilecek o kadar cok sey var ki…Uzuluyorum henuz hicbir hayvanla tanismamis olan insanlar icin,uzuluyorum birbirine hayvan adlariyla hakaret ettigini zanneden insanlar icin…Kendimi de uyariyorum simdi bu yaziyi yazarken,bundan boyle trafikte ya da neredeyse,sinirlendigimde,illa kotu bir soz soylemek istedigimde baska kelimeler bulacagim kendime…
Sevinc Erbulak Midyat
Sevgili hayvan dostlarım ve onların dostları,
Bu ayki gecikmiş yazıma bir başlık düsünüyordum ki can dostum, hayvan gönüllüsü Tolga bana ”eeeeee ocak yazısı ne olsu şekerciğim” diye bir mail atti, gecikmiş yazımın başlığı belli oldu bile…
Eeeee ocak yazısı ne oldu Recep?
Size Recep’i anlatacağımı söylemiştim değil mi? Biliyorsunuz tum canlilar isimleriyle yaşarlar, şimdi bizim Recep’in hikayesi de ismi de biraz raslantısal…
Soğuk bir kış günü, küçük kız böceğim Kavin’im henüz karnımda kıpır kıpır kıpırdarken annemle beraber bir yere gitmek üzere evden çıktık. Pek çok dostuma göre neredeyse araba kullanırken doğuracak olan ben ve annem yol boyunca belki de yüzlerce arabanın park ettiği evimizin önünde arabamıza bindik kiiiiiiiii.. bir ses! Küçük, ne denli güzel olduğu sesinden belli olan, ne denli küçük olduğunu da hassas burunlarımızla tahmin ettigimiz, bu yabanci ses derinden derinden miyavlıyordu… Dikiz aynasından anneme baktığımı ve gideceğimiz yere simdiden geç kalacağımızı onun gözlerinden anladığımızı hatırlıyorum.. Haydi bakalım, yeni bir veteriner ziyareti ve ”lütfen ne gerekiyorsa yapın” günü daha… Sonrasını da hayal meyal görebiliyordum, ”alo? Tolga’cığım,yavru bir kedi buldum, inanilmaz güzel bir sey, ne olur araştır bakalım etrafında kedicik isteyen biri var mi?”
Arabadan çıktım, her tarafta sesin sahibini arıyorum ama nafile, ortada görünen bir ufaklık yok. Nihayet küçük mırıltının arabanın içinden daha iyi duyuldugunu anladım ve hem merak hem de korkuyla kaputu açıverdim… Tabii ki onca arabanın içinde benimkinin ön yatağında olacaktı, tabii ki onca motorun içinden benim kokumu alip onu bulduğum yere fırından yeni çıkmış bir pide gibi yayılacaktı,aksini düşünemiyorum bile!
Veteriner, ne gerekiyorsa yaptı,Tolga arandı,araştırma başladı ama hava soğuk! Kediciğin gidecek bir evi yok! Henüz bir ismi yok -bu en son sorunumuz, çünkü nasıl olsa bir şey yapacak ve ismini kendi koyacak- ne olacak şimdi demedik, aldık evimize getirdik…
Kafasından ve totosundan bastırılmış gibi duran tekir miniğimizin ayaklarının dördünde de beyaz çoraplar var… Tamam ismi Çorap olsun. Yok yok, arabada bulduk Kaput olsun. Kaput diye isim mi olur Motor olsun diye diye 15 gün geçiverdi… Birbirimize alıştık, aşık olduk ve kocam askerden izine geldi… Kapıdan girer girmez ” görelim bakalım şu Recep’i nasıl bir şeymiş” demez mi?
İlk defa bir hayvan dostuma ismi kendiliğinden değil böyle komik bir şekilde geliverdi… Recep uyudu, Recep uyandı, Recep’i gördün mü anne, sabahtan beri kayıp derken, o ilk bulunduğu gün bize hem yabancı hem yabani olan küçük arkadaşımız, en çok kafamızın üzerinde simit olup uyumayı sevdi. Bilgisayar masasının üzerine çıkıp, önce bu aletin ne işe yaradığını gözlemledi, sonra ekranın tepesine yerleşip uzun öğle uykularına daldı. Kalkınca rüyasında ne gördüğünü anlattı. Benden yazmamı istedi. Bir 15 gun daha geçiverdi…
Nüfus sayımından artık ailemizden biri sayılır diyorduk ki oyuncu arkadaşım Fırat’la birbirlerini gördüler bir gün… İlk görüşte aşk! Fırat ve Recep birbirlerine sırılsıklam aşık oluverdiler.. Bu tutku, önüne yüzyıllardıir geçebilen bir şey olmadigi için Recep’im o gece bornozunu, fırçasını, yastığını, oyuncaklarını ve bir paket kumunu aldığı gibi Fırat’in evine yerleşti… Gidis o gidis!
İsmiyle yaşasın, geçenlerde sordum, bilgisayarın üzerinde uyuyordu, uyansın seni aratırım dedi Fırat ama aşk bu dedim ya! Ne arayan var, ne soran…Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine…
Güzel kalın, önümüzdeki ay yeni bir macerayla görüşmek üzere…
Sevinc Erbulak Midyat
Sevgili hayvan dostları,
Bu ayki yazımı güzel bir sebepten ötürü geciktirdim…Minik kızım Zeynep Kavin Midyat aramıza katılalı beri gündelik işlerimi bile yapmaya vakit bulamiyorum -anneler bilir- Ha bugün ha yarın, bir sonraki uyku molasında, haydi şimdi yazayım, eyvah yine mi uyandı derken ayın 6’si oldu. Keşke olmasaydı, keske geciktirmeseydim, keske şimdi yazacaklarımı yazmasaydım…
Bundan 7 sene önceydi, Afife Jale tiyatro ödüllerine ilk defa aday olmuştum, heyecan dorukta ödul gecesini bekliyorduk… Saniyorum torenden bir hafta evvel, Kelebekler Özgürdür isimli dünya güzeli oyunumuzun Ankara turmesi donusu, sokak kedimiz Pamuk hanım bizim paspasa dört tane gozleri kapali armagan birakmisti… Bir telas… Bir telas… Pamuk hanim ve ailesini hemen eve almis, onlari evin diger canavarlarindan korumak icin yatak odamiza yerlestirmis ve gece gunduz opmeye, minciklamaya baslamistik… Yeteri kadar vahsi bir sokak kedisiyken gordugu ilgi ve sevgiyle yumusayan anne Pamuk Hanim bir haftanin sonunda bebeklerini hamur hamur yogurmamiza izin vermeye baslamis, odul heyecani filan unutulmustu… Ta ki gecesi gelip catana kadar…
Anneme soyle dedigimi animsiyorum,’’su en guzel olan bebek var ya, hani bol tuylu, oya suratli olan, eger bu gece odulu kucaklarsam benim olabilir mi?”
Koca bir anne cigligi, daha kocaman bir hayir, sonra bir yumusama ani ve o firsati degerlendirerek annesine tesekkur eden bir kiz cocugu… Elim bos, yuregim saskin eve dondugumuzde annem soyle demisti; ”hehehe kucuk bebek senin olamayacak cunku odul bir baskasinin elinde benim etten evvel kazana dusen kizim”… Yanitim gecikmemisti, ”Kalsin anneeeee, teselli odulum bu bebek kedi olsun, ismi de Afife olsun…..mu?”
Olmustu… Kalmisti… Vejetaryen oldugunu neredeyse acliktan olmek uzereyken bir sabah kahvalti masamizdaki beyaz peynire saldiri duzenlemesinden sonra nihayet! anladigimiz ve derdine derman oldugumuz bebek Afife’miz buyudu bizimle, tuylendi, kuyrugu sincap modeli oluverdi, masa ustlerinden, sofra tepelerinden hic inmedi ve bizi cok mutlu etti…
Bugun itibariyle Afife’miz melek oldu, benim bebegim Zeynep Kavin onu taniyamayacak, benden dinleyecek sadece… Simdi dusunuyorum, keske yazimi geciktirmeseydim diye, bunun hicbir seyi degistirmeyecegini bilerek ama nedense icimde bir umutla boyle dusunuyorum… Bir de merak ediyorum kediler melek olunca nereye gidiyorlar ve bizi izlemeye nereden devam ediyorlar acaba? Baska meleklerim de var orada, belki Afife’miz coktan onlari bulmustur… Umarim orada peynir ve yumurta sikintisi cekmezsin en guzel odulum benim, seni her zaman cok ama cok guzel animsayacagim… Avunuyorum evet, cunku senin gibi bir arkadasim oldu ve birlikte cok guzel gunlerimiz…
Bizi unutma sincap kuyruklu, kalin sesli, masa susu kedim, sana zaman zaman az biraz da olsa bagirip cagirmisligimiz olmustur, hos gor,hoscakal peynir kralicem…
Evinizdeki kucuk buyuk dostlarinizi bu satirlari okuduktan sonra benim yerime de uzun uzun opun olur mu? Bir sonraki ay gorusmek uzere…
Sevinc Erbulak Midyat