Gönüllü Köşesi

Atları da vururlar

Atları da vururlar

gece 02:30…

11.bölük koğuşunda “koğuş kalk” verildi.

onlarca asker -ve ben- bir kez daha rüyalarımızdan kâbusa uyandık. itiş-kakış arasında panik halinde kamuflajlarımızı ve botlarımızı giydik. koşuşturarak merdivenlerden indik ve silah teçhizatımızı alıp dışarıda sıraya geçtik. son kontrolü de alelacele aradan çıkartıp araçlara bindik ve ivedilikle bölükten ayrıldık.

biri zırhlı, üç araç, tozu dumana katarak, köyün içinden kıvrılarak karanlığa doğru bir yılan gibi uzanan yolda ilerliyorduk. artık bu tip koşuşturmacalara alıştığımızdan, ne kadar ivedi ve panik halinde hareket etsek de aslında her şey rutin bir hal almıştı. sadece uykudan yeni uyanmış olmanın ve sıcak yatağı terk etmenin verdiği bir sıkıntı oluyordu.

gözlerimi ovuşturup nereye gittiğimizi bilen olup olmadığını sordum. kimseden ses çıkmıyordu. herkes olduğu yerde büzüşmüş, bezgin bir dalgınlık içerisindeydi. benim bulunduğum aracın arkası açıktı ve rüzgar iliklerimize kadar işliyordu. havada, hani “kar havası” derler ya, aynı öyle bir ayaz vardı. çift çorap, içlik, kar başlığı ve kat kat giyinmemize rağmen hala çıplak gibi hissediyordum kendimi.

arkamızda bıraktığımız tozun havaya yayılışını izleyerek karanlığın içinde bir süre daha ilerledik. neden sonra araçlar durdu ve inmemiz emredildi. inip sıraya geçtik. takımlara bölünerek değişik yönlerde ilerlemeye başladık. askeri terminolojide buna arazi taraması deniyordu. ülke sınırındaydık ve bu bölgede bir grup kaçakçının sınırdan geçiş yaptığı tespit edilmişti. kaçakçılar yine çevre köylerdendi. ama bu bölgede askeriye ile anlaşmalı olan aşiret ağaları dışında diğer köylülerin kaçakçılık yapmasına izin verilmiyordu. aşiret ağalarının ise -değil bir iki jelikan- kamyonla mazot geçirmelerine göz yumuluyordu.

her yanımız karanlıkla çevrilmişti. benden iki-üç kişi sonrası göremiyordum. ay ışığı yok denecek kadar azdı ve yıldızlar bulut kümeleriyle örtülmüştü. oldukça hızlı hareket ediyorduk ve nefes nefese kalmıştık. normal şartlarda ter içinde kalmam gerekirken ayaklarım soğuktan sızlamaya başlamıştı.

birden “çök” komutu verildi ve olduğumuzu yere çöküp kaldık. karanlığın içine yayılan nefes seslerimizden başka tek bir çıtırtı yoktu. tim komutanı önümdeki askere seyyar projektörü yakmasını emretti. projektör yanar yanmaz karanlığın tam ortasında bir alan, tıpkı bir tiyatro sahnesi gibi bembeyaz aydınlandı. sahnenin ortasında duran beyaz atlı bir kaçakçıyla bir anda göz göze geldik. adam bizi hissetmiş ve durup geçmemizi beklemişti sanırım. ama biz projektörü yakınca tam karşımızda kalakalmıştı.

iki tarafta küçük bir şaşkınlık yaşadı. ama kaçakçı bu şaşkınlıktan tez sıyrılıp karanlığın içine doğru atını sürmeye başladı. biz peşinde tabana kuvvet koşturuyorduk. bir süre sonra o ve diğer kaçakçılar, diğer takımla bizim tam aramızda kaldılar. her zamanki gibi teslim olup prosedürleri yerine getirmekten başka çareleri kalmamıştı.

15-20 katırlık bir kaçakçı konvoyuydu. her katıra iki jelikan yüklüyorlardı. jelikanların altında sıska ve çelimsiz bedenlerinden kopan et parçalarıyla perişan ve çaresiz katırların adım atacak halleri kalmamıştı. kaçakçılar araçlara bindirildi ve mazotları araçların kasalarına yüklendi. bu işlem yarım saatimizi almıştı ve sonunda nihayet terleyecek kadar ısınmıştık.

araçlar kaçakçıları ve mazotları bölüğe doğru götürürken, bir grup asker -ve ben- geride katırlarla baş başa kaldık. bizimle beraber -şimdi rütbesini hatırlayamadığım- bir tim komutanı vardı. bize katırları çevreleyip yolun uzağında bir bölgeye götürmemizi emretti.

katırları çevreledik ve yaklaşık on, on beş dakika kadar yoldan uzaklaştık. benim yakınımda yürüyen katırın kalçasındaki deri etine kadar soyulmuş ve bacağına doğru kan sızıyordu. içler acısı halleri vardı. jelikanları bağladıkları sert urganlar, dağ yollarında bir jilet gibi kesiyordu etlerini.

adım attıkça kesik yayılıyordu.

adım attıkça kan sızıyordu.

adım attıkça acı artıyordu.

kime kızacağımı şaşırmış haldeydim. kaçakçılık yaparken bu hayvanları bu hale getiren köylülere mi; yoksa bu köylüleri kaçakçılık yapmaya mecbur bırakan devlete mi? “suçlu, kaçakçılık yapan köylü değil, hayali sınırlar çizip insanları o sınırlar içinde yaşamaya zorlayan devletlerdir…” gibi memleket meselelerine gark olmuş bir haldeyken, rütbelinin komutuyla hepimiz durduk. gerçi arada durmayan katırlar oldu ama rütbelinin daha sert komutu sonunda o katırlar da durmak zorunda kaldılar. aksi halde, emre itaatsizlik eden katırlarla uğraşmak zorunda kalabilirdik – ki, şu şartlarda katırlığın alemi yoktu…

ben hala daha bu katırlarla ne yapmaya çalıştığımızı anlamış değildim. bölüğün tersi istikamette, üstelik yoldan uzaklaşarak dağın yamacına doğru ilerlemiştik. komutan, oldukça sakin ve hevesli tavırlarla silahıyla oynamaya başladı. şarjörünü çıkartıp kontrol ediyor, ağzına yaklaştırıp mermi girişine üflüyor ve tekrar yerine takıp mermiyi namluya sürüyordu. mermiyi namluya sürerken kurma kolunun çıkardığı metalik şırak sesiyle hayvanlar birden irkildi. ardından bize katırların karşısında tek sıra olmamızı söyledi.

işte o an içimde sanki biri ateş yakmaya başladı. kulaklarım zonkluyordu ve için için yanmaya başlamıştım. bu adamın ne yapmaya çalıştığı ortadaydı. kendisi gibi oldukça hevesli bazı askerlerde hemen yerlerini almışlardı. o an tek düşündüğüm, hatta kafamın içinde bas bas bağıran ve beynimin duvarlarına çarpan bir ses yankılanıyordu: “ne yapmam lazım?”

hiçbir şey yapabilecek durumda değildim. askeriyenin elindeydim. her hangi bir emre itaatsizlikte bütün hayatımı karartabilirlerdi.

“peki ama ya kişiliğine karşı yaptığın itaatsizlik!?” diye fısıldadı bir ses…

“ama görmüyor musun, ben çaresizim; beni anlayabilecek kimse yok burada!” diye inledi umarsız bir başka ses…

“peki ya sonra, sen kendini anlayıp, affedebilecek misin!?” dedi yine aynı sorgucu fısıltı…

“peki ben şimdi ne yapabilirim?! lanet olsun! şaka gibi… pis bir şaka…”

kafamın içinde mahkeme kurulmuş ve benliğimi yargılamaya başlamıştım. her savunmam çürütülüyordu. battıkça batıyordum. yapabilecek bir şeyim yoktu ve bu koca dağın başında köşeye sıkışmıştım. “bi’şey yap!” diyordu bir ses, “bi’şey yap!.. düşün.. düşün..” elimden gelse ve onlar sıraya girdiklerinde şarjörümü insanların üstüne boşaltabilsem. “BUNU YAP!” diye haykırıyordu içimdeki ses! okuduğun kitaplardan sen bunu öğrendin. ama bu kitap değil, bu gerçek diye kıvranıyordum.

tüm bunlar, saniyelik zaman dilimlerinde kafamın içinde yaşadığım işkencelerdi. bu süre içerisinde sıraya girmiştim. komutan en başta duruyordu. mermiler namluya sürüldü. kurma kollarının şakırtısı kafamın içinde çınlıyordu. namlular doğrultuldu. katırlar ileri geri adımlar atarak huzursuzlaşmaya başlamıştı. kimi istemeyerek, kimi de şehvetten ağzını yayarak gözünü arpacığa hizaladı. mümkün olduğunca kafalarına isabet ettirmeye çalışmamız emredildi. atış sonrası şarjör kontrolü yapılacaktı ve atış yapmayanlarla komutan özel olarak hesaplaşacaktı.

bu katırlar dağa bırakılamazdı. çünkü tekrar kaçakçıların ellerine geçebilirlerdi.

bu katırlar askeriyeye götürülemezdi. çünkü askeriye hangi biriyle uğraşsındı.

bu katırlar ölmeliydi. bunu anlamalıydık.

bunu anlayıp, o tetiğe basmalı ve bu işi gönül rahatlığıyla bitirmeliydik.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü militarizm öyle istiyordu.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü devletin salahiyeti açısından gerekliydi bu.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü milletin refahı, hakkı, hukuku, kalkınması söz konusuydu.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü zaten kaçakçılar elinde acı çekiyorlardı.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü biz onların acısını sona erdiriyorduk.

bu katırlar ölmeliydi. çünkü…

“ATIŞ SERBEST!”

not: bu yazı tamamen gerçek olaydan esinlenilerek yazılmıştır. askerliğimi yaptığım bölgede (van-başkale ilçesi-iran sınırı) kaçakçılara ait katırlar, eşekler ve atlar kurşuna diziliyordu. ben böylesi bir durum yaşamadım. bu olayı yaşayan ve hemen ertesinde bana anlatan arkadaşlarımın anlattıkları kadarını aktarmaya çalıştım. şunu özellikle belirtme ihtiyacı hissediyorum ki, o koşullar altında katırları kurtarabilmem söz konusu değildi. halen daha sınır bölgelerinde bu katliam devam etmektedir ve söz konusu olan TSK olduğu için hiç kimse bir şey yapamamaktadır…

Sinan İzmir…

________________________________________

* jelikan: .mazot taşımada kullanılan büyük bidon.

Bu köşeye yazılarınızı göndermek için [email protected]

Gönüllü Köşesi

More in Gönüllü Köşesi

  • Yeni yüzyıl üniversitesi

    Yeni yüzyıl üniversitesi Eray öğretmen organizasyonu ile her çarşamba topluma hizmet dersi sosyal sorumluluk projeleri kapsamında gönüllü...

  • Gönüllüler

    Gönüllü olmak, işe yaradığını, faydalı olabildiğini hissetmek mükemmel bir duygu. Emekli iş arkadaşı Ayşil anne, TURi baba...

  • Zerdeçal Tozu

    Özlem annemiz bugun zerdeçal tozu aldı geldi. İnternetten de araştırmasını yapmış alternatif tıp tedavilerinde zerdeçal tozunu ile ilgili. Zerdeçal...

  • Minik gönüllü anne Ecem

    Kuzey oğlumuzun Minik annesi Ecem’den: Bizim serüvenimiz 14 şubat pazar günü Yedikule Hayvan Barınağında başladı. Arabanın kapısını...

  • Gönüllü Her işi yapar

    Gönüllü her işi yapar. Bugün ki gönüllülerimiz Üsküdar Üniversitesi Odiometri Bölümü öğrencileri , Aydın Üniversitesi Okul Öncesi Eğitim...

  • Bebek kedi bakımı

    Bahar geldi. Çok yakında etraf bebek kedilerle dolacak. Gönül ister ki hepsi mutlu mesut annesi ile büyüsün...